![]() |
#1 |
![]()
Siz de ekleyebilirsiniz
![]() Biliyorum Çocuğum.. Hatay sorununda Fransızların zorluk çıkardığı günlerdeydi. Atatürk, sofrasına çağırdığı Fransız Fevkalade Komiserine içini döküyordu. -Hatay işi, benim kişisel davamdır. Beni üzüyorsunuz. Korkarım ki, beni meseleyi başka türlü halletmek zorunda bırakacaksınız. Atatürk bu sözleri Türkçe olarak yüksek sesle söylüyor ve herkes dinliyordu. Hazır bulunanlardan Kazım Paşa da onun sözlerini Fransızca’ya çeviriyordu. Atatürk’ün “Beni Üzüyorsunuz” sözü salona yansır yansımaz arka sıralarda bulunan bir genç ayağa kalkarak: -Atatürk! Üzülme arkanda biz varız, diye bağırdı. Atatürk birden başını sesin geldiği yöne doğru çevirdi. Kaşları kalkmış, ürkünç bir çehre almıştı. Salon birden derin bir sessizliğe gömüldü. Herkes Atatürk’ün gence sinirlendiğini sanıyordu. Oysa tam bu sırada gözlerini gence diken Atatürk, onun bu sözüne karşılık olarak: -Biliyorum çocuğum, onu bildiğim için böyle konuşuyorum, diye karşılık verdi.
__________________
Msn İRTİßaT !...KeşKe ßu kadar ßüyük Sevdirmeseydin Kendini...! |
|
![]() |
![]() |
![]() |
#2 |
|
![]()
ATATÜRK, Antalya'ya giderken yolda verdiği bir mola esnasında bir çocuğun söylediği türkü sesi duyar.Türkü ilgisini çekince türküyü söyleyen kişinin yanına getirilmesini emreder.Atatürk'ün yanındakiler türküyü söyleyen kişiyi bulurlar.Genç bir çoban çocuk türküyü söylemektedir.
ATATÜRK - Türküyü sen mi söylüyorsun? diye sorduktan sonra - Burada da söyle de dinleyelim der. Genç çoban türküyü bitirince Atatürk çocuğu alkışlar ve - Biis... biis, diye bağırır. Genç çoban ve yanındakiler anlamayınca ATATÜRK biis' in ne olduğunu izah eder. - Biis demek, beğendim, tekrar söyle demektir. Çoban bunun üzerine türküyü tekrarlar. ATATÜRK'te, cebinden elli lira çıkararak çobana verir. Çoban paraya bakar ve - Biis... biis diye bağırır. ATATÜRK, bu zeki cevaptan o kadar memnun olur ki, bir elli liralık daha çıkarıp verir ve yanındakilere dönerek o dönemde sürekli Türkiye'ye sataşan İtalyan diktatörü Mussoloni için - İmkân olsaydı da, Musolini şu sahneyi görseydi ve cevabı işitseydi, hangi millete nutuk söylediğini anlardı der.
__________________
Msn İRTİßaT !...KeşKe ßu kadar ßüyük Sevdirmeseydin Kendini...! |
![]() |
![]() |
![]() |
#3 |
|
![]()
Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin? Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı. Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu: - Haydi, bir de benimle güreş! Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı: - "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?" Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.
__________________
Msn İRTİßaT !...KeşKe ßu kadar ßüyük Sevdirmeseydin Kendini...! |
![]() |
![]() |
![]() |
#4 |
|
![]()
ANILARLA ATATÜRK
HAPI YUTARDI Atatürk Galatasaray Lisesi'nde öğrencilerden birine sordu: -Nil olmasaydı, Mısır ne olurdu? Öğrenci,çabuk yanıt vermek için boş bulunup: -Hapı yutardı...dedi. Bu yanıt Atatürk'ün hoşuna gitti.Öğrenciye on numara verdi. YURDUMUN TOPRAĞI TEMİZDİR Kral Edvard İstanbul'a geldiği zaman,yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayına yanaştı. Atatürk rıhtımda onu bekliyordu.Deniz dalgalıydı.Kralın bindiği motor,inip çıkıyordu. İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada,eli yere değerek tozlandı. O sırada Atatürk elini uzatmış bulunuyordu. Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği zaman Atatürk: -Yurdumun toprağı temizdir,o elinizi kirletmez,diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çıkardı. DEVRİM BİR ANDA OLUR YA DA OLMAZ Atatürk yazı devrimini gerçekleştirmişti. Yaşlı,genç,kadın,erkek tüm yurttaşlar yeni harfleri öğrenmek için gece gündüz kurslara gidiyorlardı. Devrimi izleyen iki yıl içinde bir buçuk milyon vatandaş okur yazar olmuştu. yazı devriminin en dikkate değer yanı,Atatürk'ün bu devrimin yerleşmesinde en ufak bir ihmali bile kabul etmemiş olmasıdır. Örneğin bazı kimseler kendisine: -Paşam,ilkokulların ilk sınıflarından itibaren yeni harflerle öğretime başlayalım. O kuşakla birlikte ortaokulu,liseyi ve üniversiteyi izletelim,diyorlardı. Atatürk bu görüş ve düşüncelerin hiçbirisine yanaşmadı. -Devrim ya bir anda olur,yada hiç olmaz,dedi. YAPACAKLARIMDAN SÖZ EDİN Bir soruşturma dolayısıyla,Atatürk'ün başardığı işlerden Vasıf Çınar söz açmıştı. Kendisine Sordu: -Sizin en büyük eseriniz hangisidir? Atatürk'ün kısa cevabı şu olmuştu: -Benim yaptığım işler,biri ötekine bağlı gerekli olan işlerdir.Fakat,bana yaptıklarımdan değil, Yapacaklarımdan söz edin. BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK Yazı devriminden sonra(1928),Atatürk'ün kara tahta başındaki resmi görülünce,O'na "başöğretmen" denilmeye başlanmıştı. Aslında,adlandırmada geç kalınmıştı. Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra,bir İstanbul gazetecisi kendisine şöyle bir soru yöneltmişti: -Yurdu kurtardınız.Şimdi ne yapmak istrerdiniz? Hiç duraklamadan şu cevabı vermişti: -Milli Eğitim Bakanı olarak Türk Kültürünü Yükseltmeye çalışmak,en büyük amacımdır. Ondan sonra Atatürk nerede görünse,mutlaka orada bir okula girer,öğretmen ve öğrencilerle konuşurdu. Birgün Atatürk'ün yolu köy okuluna düştü.Tek sınıflı okulda bir genç öğretmen ders veriyordu. Atatürk sınıfa girince,öğretmen kürsüsünü terk etti. Atatürk: -Hayır,yerinizde oturunuz ve dersinize devam ediniz,dedi.Eğer izin verirseniz,bizde sizden faydalanmak isteriz.Sınıfa girdiği zaman,Cumhurbaşkanı bile öğretmenden sonra gelir.
__________________
Msn İRTİßaT !...KeşKe ßu kadar ßüyük Sevdirmeseydin Kendini...! |
![]() |
![]() |
![]() |
#5 |
|
![]()
__________________
Msn İRTİßaT !...KeşKe ßu kadar ßüyük Sevdirmeseydin Kendini...! |
![]() |
![]() |
![]() |
#6 |
|
![]()
Bu yazıda 62 yıl önce yitirdiğimiz, kendi deyimiyle nâçiz vücudunun toprak olduğu, fakat fikirlerini ve eserlerini yaşatmaya çalıştığımız Atatürk’ü Atatürk’le yaşayanların ağzından anlatılmak istenmiştir. Tabii ki Atatürk’ü birkaç satırla anlatmanın olanaksızlığı ortadır. Bu nedenle burada sadece onu Atatürk yapan kişiliğinin bazı özelliklerine ilişkin anılar sunulmuştur. Herkesçe bilindiği gibi Atatürk deyince aklımıza onun önderlik nitelikleri, yapıcı ve kurucu kişiliği aklımıza geliyor. Önce onun gerek doğal yetenekler ve gerekse kendini bilinçli olarak geleceğe hazırladığı sıralarda kazandığı özellikler açısından bir insanın sahip olabileceği en üstün ve en seçkin niteliklere sahip olduğunu belirtmeliyiz. O doğuştan kazandığı yetenekleri sonradan edindikleriyle birleştirmiş ve genç Mustafa’dan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ulaşan başarı çizgisini ortaya çıkarmıştır.
Nedir bu özellikler? Daha çocukluk veya ilk gençlik yıllarında kendisine olgun anlamına gelen Kemal adının eklenmesini hatırlayınız. Askeri Rüştiye’de en zor cebir problemlerini çözmesi bu sonucu yaratmıştır. Mustafa Kemal’in çocukluk arkadaşı ve Ankara eski belediye başkanlarından Asaf İlbay onun kişiliğinin bir yönünü şöyle anlatıyor: “Evimizin bahçesi büyüktü. Sık sık mahalle arkadaşları toplanır ve o zamanlar Selanik’te pek moda olan Mançık oyununu oynardık. Bu bir nevi birdirbir oyunuydu. Bir kişi eğiliyor ve diğerleri sıra ile üzerinden atlıyordu. (Atatürk) oyuna iştirak etmezdi, ama seyrine de bayılırdı. Hele içimizde düşenler filan olursa keyfine payan olmazdı. Bir gün kararlaştırdık. Yaka paça oyuna iştirak ettirdik. Sıra ile hepimizin üzerinden atladı ve sıra kendisine gelince, eğilmeden dimdik durdu ve “Haydi atlayın!” dedi. Biz başını yere doğru eğmesi için ısrar ettikçe O “Ben eğilmem!... Böyle atlarsanız atlayın!” diyordu. O’nu eğilmeye razı edemediğimizi gayet iyi hatırlıyorum. Ömrünün sonuna kadar da eğilmedi.” Bir oyunda bile eğilmeyen ve “Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir” diyen Mustafa Kemal bu eğilmezliğin Türk milletinin ruhunda da var olduğunu bir çok kez vurgulamıştır. Atatürk’ün uzun süre hizmetinde bulunmuş olan Cemal Granda anlatıyor: Olay İngiltere kralı VIII. Edward’ın ülkemize gelişi sırasında Dolmabahçe Sarayı’nda verilen bir şölende geçmektedir: “Yemek sırasında hoş mu, yoksa nahoş mu demek gerek, kestiremeyeceğim bir olay geçti. Garsonlardan biri, fazla heyecanlandığı için mi nedir, elindeki porselen tabakla yere yuvarlandı. Sofradakiler utanç içinde önlerine baktıkları anda Atatürk sanki hiçbir olmamış gibi Kral’a doğru eğilerek ‘Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim’ diyerek hem meseleyi kapattı, hem de ortalığı neşeye boğdu. Garsona da ‘vazifene devam et’ emrini verdi”. Eğilmez bir kişiliğin yanısıra başarı için gerekli olan başka bir unsur da bütün gücüyle çalışmaktır. Onun kendisini işine nasıl verdiğini, görev aşkını ve sorumluluğunu alışkanlıklarının ve zevklerinin üstünde tuttuğunu yine Granda bir anısında şöyle aktarıyor: “Çankaya köşkünde Büyük Nutuk’unu hazırlarken kırk sekiz saat hiç gözünü kırpmadan yazı dikte ettirişini hatırlarım. Öyle ki yazı yazmaktan yorulan değişiyor O, binlerce belge arasından ayırdığı notlarıyla büyük eserini tamamlamak için uykusunu bile vermekten çekinmiyordu. Böyle zamanlarda yazdıklarını sofrada arkadaşlarına okutur, sonra yine eski köşkün çalışma odasına geçer, kâh oturarak kâh ayakta çalışmasını sürdürürdü.... Tarihle uğraştığı sıralarda, Atatürk içerde çalışıyor, ben kapıda oturmuş bekliyordum. Arasıra uyumamak için banyoya gidip yüzüme su vuruyor, sonra anahtar deliğine gözümü uydurup, bir post üzerine yüzükoyun uzanıp Nutku hazırlayan Atatürk’ü gözetliyordum. Saat sabahın beşine geliyordu. Uykumu dağıtmak için elime bir kitap almıştım. (Ancak) tüm uğraşım boşa gitmiş, şafak sökerken dayanamamış, yorgunluğun etkisi ile uyuyakalmıştım. Bu sırada Atatürk zile basmış, fakat ben koltukta derin bir uykuya daldığım için uyanamamıştım. Zille uyandıramayınca, kendisi çağırmak zorunda kalmış. Bir de baktım ki, kapıyı aralamış ‘Çelebi!, Çelebi!’ diye sesleniyor. Hemen yerimden fırladım. ...Gayet sakin yüzüme bakarak ‘Bana bir kahve getiriniz’ dedi. (Sonra) ‘Senin tahammülün kalmamış, haydi git yat, arkadaşların gelsin’ dedi. ...Gidip arkadaşları kaldırdım, hizmeti devrettim ve yatmaya gittim. Akşam nöbeti sırası yine bana gelmişti. Üçüncü gecedir ki Atatürk gözünü kırpmıyordu. Notlarının arasına gömülmüştü. Yerler tarih kitaplarıyla doluydu. Sadece duş yapıyor, kurulanıp tekrar odaya kapanıyordu. Yemeği bile kütüphaneye getiriyorduk. Atatürk’ün hiç uyumadan üç gün durabildiğini de görmüş, gözlerime inanamamıştım. Cephede değildik, savaş da yoktu. Uykusuzluğunu gerektirecek önemli bir olayla da karşı karşıya bulunmuyorduk. Fakat o bir işe, ama ciddi bir işe başladı mı, onun sonunun geldiğini görmeden asla rahat etmezdi”. Onu Atatürk yapan başka bir özelliği de korkusuzluğu ve cesaretiydi. Çanakkale’de Mustafa Kemal Paşa ile birlikte bulunmuş Mahmut Yesari anlatıyor: “O sipere bir salona giren erkân-ı harb zabiti gibi girdi. Ve sıçan yollarında ona yol gösterdiğim oldu. Ben ona yol gösterirken günlerden değil, aylardan beri siper hayatına alışmış olduğum halde titriyordum. Fakat O boyunun uzunluğuna rağmen, ayaklarının ucuna basarak doğrulur, siperlerin üzerinden düşman siperlerine bakardı. Düşman siperlerine bakmak... Bu hiç kolay değildi. Düşman ateşten hiç göz açtırmazdı. O bu göz açtırmayan ateşe gözlerini kırpmadan bakardı.” O’nun bir diğer özelliği insanları iyi tanıması ve kimi nerede nasıl görevlendireceğini çok iyi bilmesiydi. Banoğlu, Mustafa Kemal’in Lozan’a İsmet Paşa’yı gönderme kararını verirken şunu söylediğini belirtiyor: “Siz İsmet Paşa’yı tanımıyorsunuz. Çünkü ömrü cephede geçti. Ankara’da pek az müddetle kaldı. Tanımaya vakit ve imkan bulamadınız. Bu adam zekidir, müdebbirdir. Bilhassa ileriyi görüş ve tedkik hassası kuvvetlidir. Mesela içinizden birini şu masayı devirmeye memur etsem; iki, üç nihayet dört şekilde devirebilir. Halbuki İsmet Paşa bunu sekiz on şekilde devirmek iktidarına maliktir.” Bir başka örnek de Refet Paşa’yı tercih edişi ile ilgilidir: “Birinci Meclis’in kuruluşundan kısa bir süre önce asilerin Nallıhan’da kaymakamı balta ile kestikten sonra, Ankara üzerine yürüyecekleri işitilmişti. Meclis azaları Mustafa Kemal Paşa’ya başvurdular. O da bilatereddüt ‘Refet Bey’i (Paşa) gönderelim. Başka çaremiz yok. Bu işin hakkından ancak o gelebilir’ dedi. Hiç unutmam, Refet Bey atına binerek arkasında Bursalı Hüsnü Başçavuş isminde askerle Nallıhan istikametine yollandı. Hepimiz müthiş bir heyecan ve korku içinde tereddütlerle Refet Bey’i uğurladık. Gitti.... Hayret edilecek bir suretle isyanı bastırdı ve arkasında muhtelif topçu ve süvari kuvvetleriyle Ankara’ya döndü”. Yine Atatürk’ün emrindeki kumandanları ne kadar iyi tanıdığını ve doğru değerlendirdiğini Yakup Kadri şöyle anlatıyor: “Kütahya ve Eskişehir muharebeleri sonrası orduların Sakarya’nın doğusuna geri çekilmesi sırasında Atatürk’ün karargahındayız: Atatürk ...elini haritasının bir noktasına uzattı ve ‘Şu dakikada gözümü kapayınca bütün cephe arkadaşlarının ne yaptıklarını, ne halde olduklarını görür gibi oluyorum. Mesela (........) Kumandanı (........) Bey hesapça ancak (........) köyüne varmış olacak ve varır varmaz mutlaka köyün en rahat evini buldurmuş, hazırlatmış, seyyar karyolası üzerinde hab-ı gaflete [uykuya] dalmıştır. İster misiniz bunun böyle olduğunu isbat edeyim?’. Zile bastı. ‘Çocuğum bana derhal (........) fırka kumandanını bulur musunuz?’. Aradan bir süre geçtikten sonra haber geliyor: ‘Efendim (........) Fırka Kumandanı (.........) Bey (......) Köyünde istirahatteymişler. Telgraf memuru ‘Uyandıralım mı?’ diye soruyor’. Mustafa Kemal kısık ve küçük bir kahkaha salıverdi. ‘Hay ben size demedim mi!... Bak bak. Şimdi bana (........) Kumandanı (........) Bey’i arayınız’. Ve bize dönerek gözünü kırptı. ‘Bulamayacaklar!. O dediğim mevkiide bir an evvel yerleşmek için doludizgin yürüyordur. Sakın kehanet tasladığıma hükmetmeyiniz. Bütün bu tahminler gayet basit hesaplara müstenittir.’ Biraz sonra telgraf zabiti içeri girip de (......) Kumandanının bulunmadığını söyleyince neşemiz bir kat daha arttı.” Anılardan taşan bu seçkin kişiliğin yanında Atatürk sade ve alçakgönüllü bir insandır. Nazi yönetiminden kaçarak Atatürk Türkiyesi’ne sığınan Yahudi bilim adamlarından Curt Coswig ondört yaşındaki kızı ile Boğaz’da dolaşırken Atatürk ile karşılaşır: “Birdenbire nerdeyse yürüyen üstü açık bir arabanın bize yaklaştığını gördük. Küçük kızım bir çığlık atarak parmağı ile arabanın içinde oturanlardan birini gösterdi: ‘İşte bak Atatürk!..’ Atatürk bunu duymuş ve kızımın el hareketini görmüş olmalıydı. Arabası yavaş yavaş ilerlerken o da bize el salladı. Şu kıyaslamayı yapmak zorunda hissettim: Demek ki yeni Türkiye’nin yaratıcısı, hiç koruma gereksinimi duymadan davranabilen ve salt insancıl bir duyguyla, küçük bir kıza el sallayabilen bu adamdı. Almanya’yı mahveden adam ise, asla, böyle herhangi biri olarak görünmedi...” Bütün başarılarına ve başarılarının yarattığı erişilmezliğe karşın yaptıklarını mensubu olmaktan gurur duyduğu ulusuna mal etmiştir. Yine Yakup Kadri anlatıyor: “O’na ilk tarih merakını veren İngiliz yazarı Wells’in ma’ruf eserinde Atilla’ya atfolunan bir söz vardır: ‘Ben sizin gibi zengin ve hanedan kişilerden değilim, fakat asil bir millettenim.’ Wells, Türk serdarının Batı Roma’yı fethettiği zaman, tantanalı bir alay ve şatafatlı bir kıyafetle karşısına çıkan bir Romalı Patricien’e böyle söylediğini rivayet eder. Atatürk ömrünün sonuna kadar bu fıkrayı ve bu sözü tekrar etmekten zevk duyardı. Sonradan yavaş yavaş bu söz onun ağzından ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ hitabı şeklini almıştır.” Görüldüğü gibi o kendi kişiliğinde Türk ulusunun kişiliğini temsil ettiğini vurgulamaktadır. Gerçekten de O bütün yaşamını, isteklerini, ihtiraslarını Türk ulusunun var olmasına ve güçlenmesine adamıştır. 1914’te bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyor: “Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri. Fakat bu ihtiraslar, yüksek mevkiiler işgal eymek veye büyük paralar elde etmek gibi maddi emellerin tatminine taalluk etmiyor. Ben bu ihtiraslarımın gerçekleşmesini vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle ifa edilmiş bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyoru. Bütün hayatımın prensibi bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar muhafaza edeceğim”. O’nun ulusuyla bütünleşmesinin en tipik göstergelerindeb birisi de şu kısa öyküde izlenebilir: “Cumhuriyetin onikinci yıldönümü için bir sıra dövizler (afişler) hazırlanmıştı. Bunlar içinde şöyleleri de vardı: ‘Atatürk Bu Milletin En Yücesidir’, ‘Atatürk Bizim En Büyüğümüzdür’, ‘Türk Milleti Asırlardır Bağrındanbir Mustafa Kemal Çıkardı’. Mustafa Kemal bu listeyi dikkatle gözden geçirdi. Bunlar ve bunlara benzeyenleri çizdi. Hepsinin yerine şunu yazdı: ‘Atatürk Bizden Biridir’. Herhalde ölümünün 62. Yılında da gururla söyleyebileceğimiz tek şey budur: Atatürk bizden biridir. Huzur içinde yatsın.
__________________
Msn İRTİßaT !...KeşKe ßu kadar ßüyük Sevdirmeseydin Kendini...! |
![]() |
![]() |
![]() |
Etiketler |
anilarla, ataturk |
|
|