C
Biyografiler

A dan Z Ye Türk Büyükleri

  • CF TEAM
  • 140 cevap
  • 2,6K görüntülenme
  • Sabit
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#41
FATİH SULTAN MEHMET


Osmanlı hükümdarlarının yedincisi olup İstanbul’u almak suretiyle tarihte yeni bir devir açan ve Osmanlı devletini de bir imparatorluk haline getiren padişahtır. 1430 yılında doğdu. İkinci Murad’ın oğlu, Çelebi Sultan Mehmed’in torunudur. Annesinin Sırplı veya Zülkadiroğulları soyundan Alime Hatun adlı bir Türk olduğu hakkında iki rivayet vardır. Babası sağlığında onu iki defa tahta geçirerek Manisa’ya istirahata çekilmişti.

İlk defa 1444 yılında yani 14 yaşında iken hükümdar oldu. Fakat onun çocuk olmasından fayda uman Haçlılar Ordusu hududu aşınca ikinci Murat tehlikeyi karşılamak zoruyla tekrar tahta çıktı ve Varna muharebesinde düşmanı yendi.

Fatih ikinci defa bir yıl sonra, yani İkinci Kosova savaşının kazanılmasından sonra padişah oldu ama yine çocuk olduğu düşünülerek tekrar Manisa Valiliğine gönderildi.

Babasının 1451 Şubatında ölmesi üzerine Manisa’dan dolu dizgin Edirne’ye gelerek tahta çıktı. 21 yaşında bir delikanlı idi. Manisa’da hükümdarlık nöbetini beklediği yıllarda bütün zamanını okumaya vermiş olduğunu söylenir. Arapça ve Farsça’dan başka Latin, Yunan ve İbrani dillerini de öğrenmiş olduğu rivayet edilir.

Taca sahip olunca, vaktiyle tahta geçmişken Manisa’ya dönmesine sebep olan Sadrazam Çandarlı Halil Paşa’yı içinde sakladığı hınca rağmen makamında bıraktı. Karamanoğlu İbrahim Bey’in isyanını da bastırdıktan sonra İstanbul’u almak için hazırlığa başladı.

Önce Boğaziçi’nde şimdi Rumelihisarı dediğimiz Boğaz Kesen kalesini yaptırdı. Bizans’ın yüzyıllarca kuşatmalara dayanmış olan sağlam duvarlarını yıkabilmek için Edirne’de toplar döktürdü ki aralarında o zamana kadar görülmemiş büyüklükte olanlar da vardı.

Hazırlık tamamlarınca ordusunu İstanbul üzerine yürüttü. 6 Nisan 1453 günü karargahını Eğrikapı karşısındaki tepenin arkasına kurdu. Asker, Marmara’dan Halice kadar yayılarak şehri kuşatıyordu. Orduda üç büyük topla beraber, irili, ufaklı ön dört batarya top daha vardı. Bu üç büyük top şimdi Topkapı dediğimiz Saint Romain karşısına konulmuştu. Bunlardan başka tahta kuleler ve sair kuşatma aletleri de vardı. Denizden de Baltaoğlu Süleyman Bey’in komutasındaki donanma muhasarayı tamamlıyordu.

İmparator Konstantin Dragazes, Boğazkesen kalesinin yapıldığı günden beri şehri müdafaaya hazırlanmıştı. İmparator askeri ancak sekiz, dokuz bin kişiden ibaretti. Fakat otuz beş bin kişi kadar eli silah tutar İstanbul halkı ile gönüllüler, Cenevizliler, Venedikliler, ve yabancı kaptanlar gibi birkaç bin de yabancı yardımcıları ve Gran adlı bir de Alman topçuları vardı. Haliç, şimdiki Galata Köprüsünün hizasına bir kalın zincir gerilmek suretiyle Türk gemilerine kapatılmıştı.

Fatih’in Edirne’den getirdiği büyük top, kullanıldığı zaman patlamış ve Macar Mühendis Orban’ı da öldürmüştü. Baltaoğlu’nun komutasındaki donanma da pek iş göremedi. 20 Nisanda erzak ve mühimmat yüklü üç, dört Cenova gemisi, çaplarının büyük olmasından ve o sırada kendilerine elverişli bir rüzgar çıkmasından dolayı küçük gemilerden oluşan donanmayı yararak limanın ağzına geldi ve orada gerili bulunan zincirin indirilmesi üzerine içeriye girdi. Zavallı Baltaoğlu, bir gözünü kaybedecek derecede fedakarlıkla savaşmış olduğu halde bu başarısızlığından dolayı derhal Donanma Komutanlığından azledilmiş ve yerine Hamza Bey geçirilmiştir.

Bu türlü başarısızlıklar, Rumlardan rüşvet aldığı rivayet edilen Halil Paşa’nın muhasaradan vazgeçmesi için Padişaha bir daha ricada bulunmasına fırsat vermişti. Fakat İkinci Mehmed, azminden döneceklerden değildi. Toplar kara tarafından pek işe yaramıyor ve tahtadan yapılma hücum kulelerini de Bizanslılar Gregeois ateşiyle yakıyorlardı.

İkinci Mehmet, Zağanos Paşa ile hocası Molla Gürani ve Akşemseddin gibi değer verdiği alimlerden oluşan büyük bir meclis kurdu ve muhasaraya devam kararını verdi. Ve şehri Haliç’ten de sıkıştırarak müdafaa kuvvetlerini dağıtmak maksadıyla dahiyane bir tedbirde bulundu: Dolmabahçe ile Kasımpaşa arasına kızaklar döşeyerek bir gecede 67 parça gemiyi Haliç’e indirdi. Muhasara 53 gün sürmüştür.

Nihayet 29 Mayıs 1453’te Topkapı ve Eğrikapı üzerinden Türk askeri şehre girdi ve İstanbul alınarak tarihin Ortaçağı sona ermişti.

Fatih, şehri aldıktan sonra yirmi gün kadar İstanbul’da oturmuş, mağluplara o çağın değil, bu asrın bile galiplerinde rastlanmayan âlicenaplık göstermişti. Rumlara yeniden patrik seçtirmiş, ve sonraları Osmanlı Devleti için büyük güçlükler doğuran imtiyazları vermişti.

Edirne’ye dönüşünde Sadrazam Halil Paşa’yı öldürttü ve yerine ancak bir yıl kadar sonra Mahmut Paşa’yı Sadrazamlığa getirdi. 23 yaşında İstanbul’u almış olan Fatih, ondan sonra 28 yıl hükümdarlıkta bulunmuş ve bütün saltanatı zarfında iki imparatorluk, on dört devlet, iki yüz şehir fethederek “Fatih” unvanına tamamıyla hak kazanmıştır.

Yaptığı savaşlar arasında başarısız olanlar da vardı. Fakat savaşlarının çoğu parlak zaferlerle bitmiştir. 1456’da meşhur Jan Hünyad, Firuz Bey’in ordusunu bozmuş, kendisini esir etmişti. Arnavutlukta yine meşhur İskender Bey, Fatih’in ordularını uzun müddet uğraştırdı.

1459’da Yunanistan ve Sırbistan istila edildi. 1462’de Trabzon İmparatorluğu da Osmanlıların eline geçti. İki yıl sonra Bosna alındı. Karaman hükümetine büsbütün son verildi. Arnavutluk nihayet istila edildi. 1475’de Gedik Ahmed Paşa komutasındaki ordu Kırım’ı aldı ve ondan sonra Kırım bir Osmanlı eyaleti haline girdi. İtalya topraklarında ve Avusturya içlerinde Türk akıncıları dolaştı.

Fatih Sultan Mehmet, Rodos kalesini almaya uğraşmış, fakat muvaffak olamamıştır. Rodos Şövalyeleri, Fatih’in torununun oğlu Kanuni Süleyman zamanına kadar Türk pençesinden kurtulmuş oldular. Akkoyunlu devletinin hükümdarı Uzun Hasan’ın mağlubiyetle neticelenen Otlukbeli Savaşı da 1472’de yapılmıştır.

25 Nisan 1481 günü Ordu-yu Hümayûn'un başında yola çıkan Fatih Sultan Mehmet, Üsküdar'a geçerek ilerlemeye başladı ve bir hafta sonra Gebze civarında konakladı. İstanbul'dan yola çıktığı günden beri sağlık durumu birden bozulmuş ve günden güne de kötüye gitmeye başlamıştı. Aslen Venedikli bir Yahudi olan özel hekimi Yakup Paşa (Asıl adı Maestro İacopo), ulu hakanı tedavi etmek bahanesiyle hareket gününden itibaren vermeye başladığı zehrin dozunu artırmakta idi. Bu Venediklilerin Fatih'e on beşinci suikast teşebbüsü idi. Bundan önceki on dördü hedefine ulaşamamıştı. Venedikliler bu kez astronomik bir ücret vaadi ile padişahın özel doktorunu elde etmişlerdi.

Fatih Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481 günü Gebze'deki otağında kan kusarak öldü. Ancak Yakup Paşanın foyası hemen meydana çıkmıştı. Venedik'in kendisine vaat ettiği 250 milyonluk muazzam serveti alamadan, Türk askerleri tarafından linç edildi.

Tarihlerimiz Fatih Sultan Mehmet’i şu suretle tarif ederler: “Orta boylu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, gövdesi bacaklarından uzun, kaşları yüksek ve kavisli, çehresi beyaz üzerine siyah ve kıvırcık, boynu kısarak ve ön tarafına mail, alnı açık, gözleri parlak, ağzı küçük, burnu kiraza sokulmuş şahin gagası şeklinde kemerli idi.”

Kendi adıyla anılan Fatih semtinde yaptırdığı Fatih camiinin bahçesindeki türbede gömülüdür. Camiinin etrafında medreseler de yaptırmış ve bunları o zamana göre mükemmel denecek bir şekilde açtırmıştır. Eyüp camii ile Ayasofya medresesini de o yaptırmıştı.

İlim adamlarına hürmet ettiği, hocası Molla Güranî’nin daima elini öptüğü, Molla Hüsrev’e camide bile ayağa kalktığı, Molla Cami ve Ali Kuşçu gibi şöhretli alimlere büyük ihsanlarda bulunduğu meşhurdur.

Fatih edebiyatla da meşgul olmuş ve Avnî mahlasıyla gazeller yazmıştır. 14 gazeli Divân-ı Avnî adı ile 1904 yılında Berlin’de basılmıştır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#42
FUZÛLÎ


Fuzûlî, Irak'ın Hille kasabasında 1494 yılında doğdu. Soyca Türk Bayat aşiretindendir. Hille Müftüsü Süleyman'ın oğludur. Asıl adı Mehmet'tir. Ömrünü Bağdat ve Kerbelâ'da geçirip Irak'tan dışarı çıkmadı. Hazret-i Hüseyin'in türbesinin kandilciliğiyle geçinirdi. Hocası Rahmetullah Efendi'nin kızı Rahime ile evlendi ve Fazlullah adında bir oğlu oldu. En tanınmış eseri, Doğunun efsane dolu aşk hikayesi olan Leyla ile Mecnun'dur. Bu değerli eser pek çok dile çevrilmiştir. Fuzuli 1555'te Kerbela'da vebadan öldü. Türbesi halen oradadır.

Mehmet, o kadar alçak gönüllü bir insandı ki, şiirlerinde Fuzûlî (fazlalık) adını kullanırdı. Neden böyle yaptığı sorulduğunda; "Herkes başkasının şiirini kendi malı gibi gösteriyor. İsmim bu olunca kimse benimkilere tenezzül etmez, ya da başkasının şiiri benim sanılmaz" diye karşılık vermiştir.

Fuzûlî son derece bilgili ve çalışkan bir insandı. Oğlu Fazıl'ın da öyle olması için çok çalışmıştı. Ama, olmadı. Çünkü Fazlullah, gayet tembel, kabiliyetsiz bir çocuktu. Bunun üzerine zamanın şairlerinden biri Farsça: Fazlî peder ü püser Fuzûlî Yani, asıl erdemli olan babası, oğlan tamamıyla fazlalık, mısraını söylemişti.

Bütün şiirlerinde kendini Tanrı aşkına adamış olan Fuzûlî, geçim sıkıntısı içinde kahroluyordu. Bağdat'ı Kanunî fethedince, onun komutanına, padişah için kasideler, övgü şiirleri sundu. Bu sayede Bağdat vakıflarının ziyadesinden, yani vakfa harcadıktan sonra artakalan paradan günde dokuz akçe maaş bağladılar.

Zavallı Fuzulî, hiç bir zaman bu parayı alamadığı için sonunda, Bağdat'ta barınamadı. Biraz daha dış mahalle kabul edilen Hille'ye çekildi. Hazret-i Hüseyin Türbesi'nin bekçiliğiyle geçinmeye çalıştı.

Ancak, Kanunî'nin fermanlarına tuğra yapan Nişancıbaşı Celâlzâde Mustafa Çelebi'ye de Şikâyetnâme adıyla ün yapmış, dokunaklı bir eleştiri örneği olan mektubunu yollamadan edemedi. Bu eser, o zamanın resmî dairelerinde insanların nasıl çalışmadıklarını gösteren dili sanatlı, edebiyat değeri yüksek bir belgedir.

Bu şikayetnamedeki "Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar" sözü, hala yaşayan bir gerçektir.

Fuzûlî daha önce, Safevî Hükümdarı Şah İsmail Bağdat'ı zaptedince, ona Beng ü Bâde (Afyon ve içki) adlı bir mesnevi sunmuştu. Fuzûlî, bu eserde afyonla şarabı konuşturur ve bunlardan her biri, kendini över. Fuzulî'nin bu mesneviyi yazmasındaki amaç, aslında Yavuz ile Şah İsmail arasındaki mektup düellosuna bir edebî şekil kazandırmaktır. Bu bakımdan semboller yerini bulmuştur: Şah İsmail, eserde afyonla, Yavuz ise şarapla temsil edilmiştir.

Kerbelâ olayını anlatan Hadîkatü's-Süedâ adlı eserinden başka, şairin en önemli eseri "Leylâ vü Mecnun" mesnevîsidir. İslâm dinini kabul etmiş toplumların edebiyatlarında ortak konular çok görülür. Nitekim XV. yüzyılda Ali Şir Nevâî gibi gerek Türk, gerek Arap veya İranlı birçok şair bu konuyu işlemiştir. Ama hiç birisi, Fuzulî'nin ulaştığı "Neoplatonik aşk" anlayışına, tasavvuf görüşüne ve ifade lirizmine ulaşamamıştır.

Denilebilir ki, dünya edebiyatında Fuzulî'nin Leylâ ve Mecnun'u tektir:
Git, derdime sen devâ değilsin
Bigânesin, âşina değilsin
Gördü ki bir avcı dâm kurmuş
Dâmına gazâller yüz urmuş
Bir âhu esir-i dâmı olmuş
Kan yâşı karâ gözüne dolmuş
Boynu burulu ayağı bağlu
Şehlâ gözü nemlü cânı dağlu
Sayyâd sakın cefa yamandır
Bilmezsin mi ki kana kandır?
gibi mısraları bu eseri baştan başa şiir hâline getirir.

Fuzûlî, Dîvân'ının önsözünde "Şiirsiz ilim, esası yok duvar gibidir." der.
Fuzûlî şiirleriyle aşkı yüksek ve ilahi bir düzeye ulaştırdı. Ona göre şiirin kaynakları ilahidir. Tanrı vergisi ve yardımı olmadan şiir söylenemez.


"Aşk imiş her ne var alemde, ilim bir kil-ü-kal imiş ancak" mısraları da aşkı her şeyden üstün tuttuğunu gösterir.

Ona göre ruh, ıstırap, elem ve hicranla yoğruldukça olgunluğa doğru yönelir. Bu hal içinde yaşadığı halkın daimi acılar, yoksulluklar ve değişimler çekmelerinden ileri gelir.

Aynı asırda İstanbul'da yaşayan Baki'nin şiirlerinde ihtişam, gurur, büyüklük ve renk vardır. Daha sonra yine İstanbul'da yaşayan Divan edebiyatımızın üçüncü zirvesi Nedim'in şiirlerinde de hayat, neşe, renk ve cümbüş bulunur. Fuzûlî'nin şiirlerinde ise çöllerin hasretle dolu enginliği, hayal dolu ıssızlığı, yakıcılığı ve yoksulluğu yaşar.

Büyük şairimiz Fuzûlî'yi, zaman zaman Araplar ve İranlılar kendilerine. maletmek istemişlerdir. Oysa o, özbeöz Türk'tür. Oğuzlar'ın Bayat kabilesinden gelir. Farisî divanının giriş bölümünde, kendisinin hâlis Türk olduğunu gayet açık bir dil ile belirtmiştir. Fuzulî, bu girişte şöyle der:


"Aslım Türk, ana dilim Türkçe'dir. Arapça'yı ilmî mübahaseler esnasında, Farisi'yi de arzu ettiğim zaman kullanırım. Çocukluğumdaki şiirlerim, daima ana dilimle, yani Türkçe sâdır olmuştur..."

Fuzûlî, devrinin fen ve tıp ile ilgili bilgilerini de iyi öğrenmişti. Nitekim, onun Ruhnâme yahut Sıhhat ve Maraz isimli risalesi şairin hekimlik ilmiyle de uğraşmış bulunduğunu gösterir.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#43
MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK


Büyük asker, cumhuriyet ordumuzun Atatürk’ten sonraki tek mareşali 1876 yılında İstanbul'da, Cihangir'de doğdu. Asker bir ailenin çocuğudur. Soğuk, çeşme Askeri Rüştiyesi ve Kuleli İdadisinde okuduktan sonra l898'de kurmay yüzbaşı olarak tahsilini tamamladı. Ordunun çeşitli kademelerinde görev aldı. Birçok savaşlara girip çıktı. Sakarya zaferi ile mareşal rütbesini aldı. 1944 yılına kadar Genelkurmay Başkanlığı görevindeydi. 1950'de öldü.

Fevzi Çakmak bir asker çocuğu idi. Babası, Miralay Sırrı Bey'di. Çakmakoğulları'ndan Sırrı Bey'in üç oğlu da onun yolunda yürümüşlerdi. Biri Manastır'da, diğeri Çanakkale'de şehit düşmüştü. Bu kardeşlerin üçüncüsünün adı Fevzi idi.

Kurmay yüzbaşı rütbesiyle ordu saflarına katıldığı zaman önce Erkân-ı Harbiye Dördüncü Şubesi'ne atandı. Sonra da Rumeli'ye tayini çıktı. Balkanlarda geçen sekiz yıllık başarılı hizmet sonunda albaylığa yükseldi Çakmakoğullarından Fevzi Bey. 1908'de Hürriyet ilan edildiği zaman Taşlıca Mutasarrıfı ve 35'nci fırkanın kumandanı idi. Ancak gülünç bir iddia ile, albaylığa terfiinin bir “saray iltiması” olduğu ileri sürülerek rütbesinden iki yıldız geri alındı. Bu düpedüz bir haksızlıktı. Fakat Fevzi Bey mert bir asker ve olgun bir insandı, uğradığı bu haksızlık karşısında dahi bir infial göstermedi. Ancak haksızlıkla elinden alınan yıldızlarını pek kısa bir zamanda yine alnının teri ile geri almasını bildi.

1910 yılında Kosova Kolordusu Kurmay Başkanlığı'na, kısa bir süre sonra da Garp Kolordusu Kurmay Başkanlığına tayin edildi. Balkan Savaşında Vardar Ordusu Erkânı Harbiye Harekat Şubesi Müdürlüğü görevinde idi. Savaştan sonra merkezi Ankara'da bulunan Beşinci Kolordu Kumandanlığına getirilirken rütbesi büyümüş ve adı da Fevzi Paşa olmuştu.

Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Fevzi Paşa, emrindeki kolordu ile Çanakkale'nin savunmasına katıldı. Oradan İkinci Kafkas Kolordusu Kumandanlığına tayini çıktı. Koca bir ömür harp alanlarında geçiyordu. Balkanlar'dan Kafkaslar'a kadar uzayan bu savaş hayatı daha sonra Suriye'de devam etti. Burada ferikliğe (Korgeneralliğe) terfi etti.

Mütarekeyi müteakip İstanbul'a tayini çıktı. Bir süre İstanbul Büyük Erkân-ı Harbiye Reisliğinde bulunduktan sonra 1920 yılı başlarında Harbiye Nazırlığı'na getirildi. Böylelikle Salih Paşa'nın kurduğu hükümette kısa bir süre Nazırlık da yapmış oldu. Bu makamı işgal ederken, Anadolu'ya askeri eşya ve cephane göndermek suretiyle Milli Mücadele'ye büyük katkılarda bulundu. Bu millî harekât aleyhinde şiddetli tedbirler almak üzere iktidara getirilen Damat Ferit Paşa kabinesinin kurulmasından önce Harbiye Nazırlığı görevinden ayrıldı. Doğruca Ankara'ya giderek millî harekete katıldı.

1920 yılı Nisan ayında Ankara'ya gelen Fevzi Paşa, bir ay sonra Ankara Hükümeti'nin Millî Müdafaa Vekilliği'ne getirilirken Vekiller heyetine de reis oldu.

İkinci İnönü zaferini mütekaip orgeneral rütbesi verilen Fevzi Paşa 1921 yılında Erkân-ı Harbiye Reis Vekili oldu. 1922 yılı Temmuz ayına kadar on bir ay süre ile bu vazifede ve Vekiller Heyeti Reisliği'nde kaldı.

Sakarya'da kazanılan büyük zaferdeki üstün hizmetlerinden ötürü Birinci Ferik (Orgeneral) Fezvi Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kararı ile Müşir (Mareşal) rütbesini aldı.

Mareşal Fevzi Çakmak büyük zafer ve cumhuriyetin ilanından sonra Genelkurmay Başkanı oldu.Yalnız ordunun değil, bütün bir milletin en sevip saydığı bir insandı da. Benliğini saran engin tevazu, sürdürdüğü alabildiğine sade ve tertemiz özel hayatı ona ayrı bir özellik vermekteydi. Bir sembol, bir bayrak olmuştu milletin kalbinde.

12 Ocak 1944 günü yalnız binbir şan ve şerefle dolu askerlik yaşantısının değil, hayatının da en hazin gününü yaşadı Mareşal Fevzi Çakmak. O gün, emekliye sevkedilmişti. 55 yıl sırtında şerefle taşıdığı üniformasına veda günüydü o gün...

Genelkurmay Başkanlığı görevine ve vücudunun bir parçası olmuş bulunan ünifarmasına veda etti. Bir süre evinde sakin bir hayat yaşadı. Memleket çok partili bir devreye girince o sıralarda kurulmuş bulunan Millet Partisi'ne girdi. Demokrasi mücadelesine katıldı.

Sembolleşmiş insan, büyük asker Mareşal Fevzi Çakmak, 10 Nisan 1950 günü İstanbul'da hayata gözlerini yumdu. Vefatı memlekette öylesine içten kopup gelen büyük bir üzüntü yaratmıştı ki, İstanbul Radyosu'nun müzik neşriyatını kesmemesi yüzünden radyo evi önünde iki gün süre ile büyük nümayişler yapıldı.

Ve cenazesi 12 Nisan 1950 günü mahşerî bir kalabalığın da katılmasıyla kaldırıldı. Eyüp Sultan kabristanında toprağa verildi.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#44
GAZAN HAN


Gazan Han 1271 yılında doğdu. Argun Han’ın oğludur.

İran’da hüküm süren ve Cengiz Han’ın soyundan gelen İlhanlıların yedincisi ve en büyüğüdür. Müslümanlığı kabul ettikten sonra Mahmut adını almıştı. Bir takım iç savaşlardan sonra, 1295’te tahta çıktı ve dokuz yıl hükümdarlık yaptı.

Hükümdarlığı sırasında, ülkesinde puta tapmak adetini kaldırmış ve Müslümanlığı ilan etmişti. Gürcülere, Anadolu Selçuklularına ve Mısırlılara karşı birçok zaferler kazandı. Hükümdarlığı döneminde büyük başarılar kazanmış olan Emir Nevruz’u devletin en büyük makamına getirmişken, bazı garazkarların telkiniyle öldürtmesi zamanının kendi aleyhinde olan bir hadisesidir.

Gazan Han’ın Mısırlılara karşı açtığı bir seferde kumandanı Kutluk Han bozguna uğramıştı. Bunun öcünü almak üzere Suriye üzerine yürümeğe hazırlandığı sırada 1304 yılında öldü ve Tebriz’de gömüldü.

Gazan Han, bilgili ve dürüst bir hükümdar olarak tanınır. Memlekette önemli idarî ve medenî teşkilat kurmuştu. Cengiz yasasını ihtiyaca göre yeniden düzenlemiş, paranın şekil ve kıymeti üzerinde ve ölçülerde birlikler meydana getirmiş, posta işlerini de düzeltmiştir. Bastırdığı paraların bir yüzünde kendi adı, diğer yüzünde de Arapça ile yazılmış “Tanrı birdir ve Muhammed O’nun Peygamberidir” ibaresi vardı.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#45
GASPİRALI İSMAİL BEY (İSMAİL GASPİRİNSKİ)


Gaspiralı İsmail, Türklerin uyanması, dünya Türk birliğinin gerçekleşmesi için hayatı boyunca çalışan Kırım’lı büyük bir eğitimci, ünlü bir gazeteci, pedagog ve mütefekkirdir.
1851 yılında Bahçesaray civarında Avcı köyünde doğdu. Babası Mustafa Ağa, Yalta ile Alupka arasında Gaspira adlı bir köydendir ve İsmail Beyin soyadı oradan gelmiştir.
İsmail Gaspiralı, güçlü bir eğitim gördü. İlk eğitimini Bahçesaray’da yaptı. Akmescit Jimnazında, Voronej Rus askeri okulunda, Moskova askeri idadisinde okudu. Daha okulda iken Türkiye’deki Türklere karşı büyük bir bağlılığı vardı. Girit’teki Yunan eşkıyalarına karşı savaşmak için okuldan kaçtı. Yolda yakalandı. Bir daha askeri okula dönmedi.
Henüz 17 yaşında iken memleketinde Rusça ve Türkçe okutarak eğitimciliğe başlamıştı. 1872’de Paris’e giderek Rusça tercümanlığı ile bir taraftan hayatını kazanmaya, bir taraftan da Fransızca öğrenmeğe muvaffak olmuştu. Aynı zamanda Paris’te Batı ve Doğuyu karşılaştırma imkanı buldu. Batı kültürünün gelişimini gördü ve iki yıl sonra İstanbul’a gelip bir yıl kadar yazarlık yaptıktan sonra Kırım’a dönmüştü.
1878 yılında, yani henüz 27 yaşında iken Bahçesaray’da Belediye Reisliğine seçilmişti. Bu görevde bulunduğu dört yıl içinde halka ve memlekete hizmet etmişti.
O sıralarda Akçura ailesinden İsfendiyar Bey’in kızı Zühre Hanım’la evlenerek Akçuraoğlu Yusuf Bey’in eniştesi olmuştur.
Gaspiralı’nın amacı halkı aydınlatmaktı. Bu ideal için çırpınıyordu. Bir aralık Tunguç adlı haftalık bir gazete çıkarmış, 1883’te meşhur Tercüman gazetesini kurmuştur. Önce haftalık, sonra günlük olan Tercüman-ı Ahvali-i Zaman adını taşıyan bu önemli ideal gazetesi geniş tesir ve hizmette bulundu.
İsmail Gaspiralı, 1914 yılında Kırım’da öldü. Mezarı Bahçesaray’dadır.
İsmail Gaspiralı hayatını milletinin yükselmesine adamış güçlü bir fikir adamı, yüksek bir eğitimci ve büyük bir idealist idi.
Gaspirali, halka hizmet için ilk eğitimden başlamak gerektiğini düşünüyordu. Bu nedenle sürekli olarak medreseleri düzeltmeye, eğitim metotlarının Batılılaşmasına uğraşmış, kendi de bizzat bir alfabe yazmıştı.
Son yıllarında Mısır ve Hindistan’a seyahat etmiş ve Mısır’da İslam ülkeleri arasında bir kongre toplamaya teşebbüs etmişti.
İsmail Gaspiralı, bütün konuşmalarında halkın uyanması ve ilerlemesi için çalıştı. Yayınladığı gazetelerde yaydığı görüşlerden birisi de, Dünya Türkleri’nin birleşmesi fikri idi.

Hayatı ve eserleri hakkında Kırımlı Cafer Seyyit Ahmet Bey’in 1934’te İstanbul’da bastırdığı 248 sayfalık kitabı vardır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#46
GAZİ EVRENOS


Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük hizmetleri bulunan Gazi Hacı Evrenos Bey, millî tarihimizde seçkin bir mevki işgal etmektedir. Bu değerli kumandan Rumeli kıtasının önemli yerlerini fethedenler arasındadır. Başarıları yalnız Türk tarihinde değil, Avrupa milletlerinin tarih sayfalarında da yer almıştır.

Gazi Evrenos Bey, 1288 tarihinde Balıkesir’de doğmuştur. Ataları ise, Akkoyunlu Türklerine dayanmaktadır. Büyük babası Bozoklu Han’ın Türkmen aşiretleriyle beraber Horasan’dan Anadolu’ya gelmiştir. Bu zatın yedi çocuğu vardı. Ertuğrul Gazi, Uçbeyi olduğu zaman Bozoklu Han ona yardımda bulunmuştu. Bozoklu Han’ın yedi çocuğundan biri de İsa Bey’dir ve Evrenos’un babasıdır.

Evrenos Bey’in asıl adı Evren’dir. Anadolu’da Evren adlı birçok köy bulunduğu gibi, eski devirlerde isim olarak da kullanılan Evren kelimesi, Türklerin ebedî hayat diye inandıkları efsanevî bir yılanın adıdır. Us kelimesi de bey manasına gelmekte olduğuna göre Evrenos, Evren Bey demektir. Evren Bey’in nesebi şu zatlardır: Bozoklu Han, Kuşdemir Han, Özer Han, Gündüz Han, İsa Bey, Evrenos Bey’den sonra ise İkiyürekli Ali Bey, Gazi Ahmet, Musa Bey gelmişlerdir.

Evrenos Bey, Balıkesir’de babasının terbiyesiyle büyümüş ve güçlü bir eğitim görmüştür. Asil bir Türkmen soyuna dayanan Evrenos, Karesi Beyi Aclan Bey’in ordusuna girerek çalıştı.

Fakat Orhan Gazi, Karesi Beyliği’ni fethedince, Ece Bey ile beraber Orhan Gazi’nin hizmetine girdi. Orhan Gazi, oğlu Süleyman Paşa’yı Balıkesir’e vali tayin ettiği zaman Evrenos Bey’i yanına müşavir olarak verdi. Süleyman Paşa Evrenos Bey’de yüksek bir askeri kudret görerek onu pek sevdi. Onu yanından ayırmaz, her işini onunla müşavere ederdi. Orhan Gazi, oğlu Süleyman Paşa’yı, Rumeli’nin fethine memur edince Süleyman Paşa, Evrenos Bey’i de maiyetine aldı.

Gazi Evrenos’un, Avrupa yakasına askerî kuvvetleri getirmek için gemiler tedarikinde büyük hizmetleri dokundu. Süleyman Paşa ve Evrenos Bey, bir Türk ordusu ile, Gelibolu’dan Avrupa toprağına ayak bastılar. Şehzade askerlerini birkaç kola ayırdıktan sonra, Evrenos Bey, Keşan havalisini fethetmekle meşgul iken, kuvvetli bir düşman ordusu üzerine gelmeye başladı. Evrenos Bey, bu kuvvetleri sabaha karşı yıldırım gibi bir taarruzla perişan etti.

Evrenos Bey’in bu muvaffakiyetinden memnun olan Süleyman Paşa, Evrenos Bey’in hizmetlerini överek bu zaferi babasına bildirdi. Orhan Gazi de Evrenos Bey’e bir kılıç, bir de kaftan gönderip vakıf için istediği yerleri temlik eylediğini belirten bir de ferman gönderdi. Bu başarısından sonra Süleyman Paşa avlanırken atından düşerek öldü.

Süleyman Paşanın öldüğünü duyan Balkan milletlerinden Rumlar, Bulgarlar, Sırplar ve Ulahlar, Türkleri Avrupa’dan kovmak için otuz bin kişilik bir müttefik ordusu hazırladılar. Bu askerin bir kısmı denizden gelerek Gelibolu’ya çıktılar. Fakat Gazi Evrenos yıldırım gibi bunların üzerine gelerek bir kısmını karada, bir kısmını da gemilerinde mahvetti. Bu sıralarda Orhan Gazi oğlunun acısına dayanamayarak vefat etti.

Orhan Gazi’nin yerine oğlu Murat Hüdavendigar, Osmanlı tahtına üçüncü padişah olarak oturdu. Yeni padişah, Gazi Evrinos Bey’i Gümülcine’nin fethine memur etti. O sıralarda Hacı İlbey, Edirne’yi fethedince, padişah bu şehre geldi. Fakat bir müddet sonra Bursa’ya dönerek Lala Şahin Paşa’yı Rumeli Beylerbeyi olarak Edirne’de bıraktı. Hacı İlbey’in vefatı üzerine Rumeli fetihleri Evrenos Bey’e kaldı.

Bizans imparatoru yeni bir ordu hazırlayarak bunları Yalova ve İzmit taraflarına gönderdi. Bu haber üzerine Evrenos Bey, Bizanslıları tehdit etmek maksadıyla kuvvetleriyle İstanbul üzerine yürüyerek Yeşilköy’e kadar geldi. İmparator Türklerin İstanbul kapılarına dayanmasından korkarak barış istemeye mecbur kaldı. Bundan sonra Evrenos Bey, Makedonya’nın fethine gitti. Evrenos Bey ve Hayrettin Paşa, Manastır şehrini fethederek Osmanlı mülküne kattılar. Bu şehirden sonra Selanik şehrini kuşattılar.

O sıralarda Murat Hüdavendigar, oğlu Beyazıt’a, Germiyanoğlu Yakup Bey’in hemşiresi Devlet Hatun’u almaya karar verdi. Bursa’da parlak bir düğün hazırlandı. Bu düğüne Evrenos Bey de davet edildi. Evrenos Bey, düğüne yüklü miktarda hediyeler gönderdi. Bu hediyeleri gören padişah:

Bizim Koca Evrenos’un hediyeleri hükümdarların hediyelerinden üstünmüş! Aferin Evrenos! Dedi.

Bu hediyelere mukabil Padişah da Mısır Hükümdarı Sultan Berkok tarafından gönderilmiş olan atları takımı ile Evrenos Bey’e ihsan etti.

Bundan sonra Evrenos Bey’e Gazilik unvanı verildi. Aynı yıl da hacca gederek de hacı oldu.

Gazi Hacı Evrenos Bey, hacdan döndüğü zaman Avrupalı müttefik ordusu Kosova’ya gelip konaklamıştı. Bunu duyan Evrenos Bey derhal orduya katıldı. Padişahla Taslı mevkiinde buluştu. Bu kahramanı gören Murat Hüdavendigar onu kucaklayıp öptü. Gazi Evrenos, kırk kadar yiğidi yanına alarak keşfe çıktı. Birkaç gün sonra bir miktar esir elde ederek onları karargaha getirdi. Bu esirlerden oldukça bilgi elde edildi. Bunun üzerine Türk ordusu Kosova Ovasına doğru harekete geçip bir mevkide konakladı. Padişah bu mevkide askerî bir divan kurdu. İlk defa padişah Evrenos Bey’e:

Evrenos, hayli zaman seni buraların hudut muhafızlığında bulundurdum. Buraların ahvalini bilirsin. Bu sebeple fikirlerin cümlenin reyine tercih edilmek gerektir. Bu muharebe hakkında ne gibi tedbirler düşünüyorsun?

Evrenos Bey hemen ayağa kalkarak:
İltifat-ı şahanenize teşekkürler ederim. Dedi; emir ve rey Hazret-i Padişahındır.
Padişahın emri tekrarı üzerine de şu mütalaada bulundu:
Padişahım, dedi. Düşmanın üzerine ilk defa biz taarruz etsek, düşmanı yerinden oynatmak güç olur kanaatindeyim. Bunun için taarruzu onlara bırakalım. Onlar açılıp dağıldıkları zaman şiddetli ve umumi taarruza kalkalım. Şayet bozulurlarsa onlar bir daha düzelemezler. O zaman zafer bizim olur.

Padişah, Demirtaş, Yahşi Bey, Şehzade Yıldırım Beyazıt ve Sadrazam Ali Paşa’ya ayrı ayrı fikirlerini sordu. Onların hepsi de:

Evrenos Gazi’nin sözü sözdür!
Dedikleri zaman Padişah:
Benim de mütalaam böyledir.
diyerek bu şekilde taarruza karar verildi. Fakat bu esnada bir kumandan söz alarak:
Düşmanın önüne mühimmat develerini siper ederek muharebe etsek iyi olmaz mı? diye sordu.

Evrenos Bey, şu cevabı verdi:

Vaktiyle Büyük İskender, Hindistan’ı istila edince, o zamanın Hint Hükümdarı, İskender ordusunu şaşırtacağı kanaatine kapılarak, ordusunun önüne filler dizdirmişti. Fakat muharebe esnasında fillerin ürkmesi üzerine ordusu bozuldu. İskender de zafere ulaştı.

Bunun üzerine kumandanın teklifi reddedildi. Murat Hüdavendigar, merkezin kumandasını üzerine aldı. Gazi Evrenos ile Şehzade Beyazıt’ı sağ kanada, Şehzade Yakup Çelebi’yi de sol kanada verdi. Taarruz başlamadan önce Evrenos Bey, şunu tavsiye etti:

Sipahiler sağ ve sol safların önüne geçsinler. Bunlar düşmanı şiddetli bir ok yağmuruna tutsunlar. Bu şiddetli ok yağmuru ile düşmana göz açtırmasınlar.

Evrenos’un bu fikri de derhal kabul edildi. Bundan sonra Birinci Kosova Meydan Muharebesi bu plan üzerine bütün şiddetiyle başladı.

Düşman ordusu perişan edilerek Kosova zaferi kazanıldı. Lakin ne yazık ki, bir Sırplının hançeri ile Murad Hüdavendigar Kosova’da şehit edildi. Bu muharebede Evrenos Bey, Erkanı Harbiye Reisliği vazifesini ifa etmişti.

Murad Hüdavendigar’ın ölümü üzerine yerine oğlu Yıldırım Beyazıt tahta geçti. Yeni padişah, Gazi Evrenos’u Makedonya havalisinin muhafazasına memur etti. Yunanlıların rahat durmaması üzerine Gazi Evrenos kuvvetleriyle Teselya’ya girerek şehri baştan başa fethetti. Tam bu esnada müttefiklerinden bir haçlı ordusu Tuna’yı aşarak Niğbolu Kalesini kuşattı.

Yıldırım Bayezit, büyük bir ordu hazırlayarak Niğbolu üzerine yürüdü. Gazi Evrenos, bu muharebeye de katıldı. Yıldırım Bayezit müttefik ordularını yenerek Niğbolu Zaferini kazandı. Bu harpten sonra Yıldırım Bayezit Anadolu’yu istila eden Timurlenk’in üzerine yürüdü. Fakat Timur’a yenilerek Ankara Meydan Muharebesi’nde esir düştü.

O zamanlar Anadolu’nun birliği bozularak, Yıldırım’ın oğulları her tarafta istiklal davasına kalktılar. Rumeli’de Emir Süleyman, hüküm sürmeye başladı. Evrenos Gazi, Rumeli’de bulunduğu için Emir Süleyman’ın emrine girmeye mecbur kaldı.

Fakat Şehzade Musa Çelebi, Rumeli’ne geçerek Emir Süleyman’la mücadeleye girişince, Evrenos Bey, Selanik taraflarına çekildi. Musa Çelebi, kardeşini yenerek Edirne’de padişahlığını ilan etti. Şehzade Musa, Evrenos Bey’i hizmetine davet etti. Fakat Evrenos Bey, gözlerinin görmediğini bahane ederek gelmek istemedi. Fakat Musa Çelebi onu zorla yanına çağırttı. Gözlerinin görüp görmediğini anlamak için ona sofrada et yerine kurbağa ikram etti. Evrenos Bey, korkusundan kurbağayı yemek zorunda kaldı.

Musa Çelebi’nin üzerine Amasya’dan Çelebi Mehmet gelerek yeniden mücadeleye sebep oldu. Çelebi Mehmed, Evrenos Bey’i ordusuna davet etti. Musa Çelebi ile yapılan bu harpte Gazi Evrenos beş oğlu ile beraber sol kanatta savaştı. Bu muharebede Musa Çelebi de öldürüldü. Çelebi Mehmet Anadolu’nun birliğini kurunca, Evrenos Bey’e birçok ihsanlarda bulundu. O yine oğullarıyla beraber devlet hizmetine koyuldu. Oğullarından Ali Bey, İsa Bey, torunlarından Süleyman, Gazi Ahmet ve Mehmet Beyler devlet hizmetinde büyük yararlılık gösterdiler.

Gazi Evrenos Bey, 1417 tarihinde 129 yaşında hayata veda etti. Mezarı Yenice Vardarı’ndadır. O zamanlar ölümüne (Kınına girdi o gaza kılıncı) tarihi düşürülmüştür.

Gazi Evrenos Bey, Avrupa topraklarında Türkün nam ve şanını yükselten en büyük kumandanlardan biridir. Yenice-i Vardar’da bir çok cami, medrese ve imarethaneler yaptırıp bunlara hepsine de vakıflar tahsis etmiş bir hayırseverdi.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#47
GÜLŞEHRİ


Gülşehrî, Anadolu Selçuklu Devleti'nin son devirlerinde, Sultan Veled, Yunus Emre, Âşık Paşa gibi Türkçe yazıp Türkçe söyleyen ozanlarımız arasındadır.

XIII. yüzyılın sonlarıyla XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşadığını bildiğimiz Gülşehrî'nin asıl adı Ahmed'dir. O çağlarda bir bilim ve tasavvuf şehri olarak tanınan Kırşehir'de doğduğu, ömrünün sonuna kadar burada yaşadığı söylenir. Kırşehir'in adı o zamanlar Gülşehir olduğu için Gülşehrî takma adını almış, bu adla tanınmıştır.

Gülşehrî'nin Kırşehir'de Ahi Evran'dan sonra kurulan Ahilik örgütünün başında bulunduğunu, bu örgütün yayıcılarından olduğunu ve ustası Ahi Evran'ın etkisinde kaldığını şiirlerinden öğreniyoruz. Bir şiirinde :

Elli yıl ben ansız durmadım
Yazı yaban durgun görmedim
diyerek tam elli yıl, Ahi Evran'la birlikte kaldığını, onsuz yapamadığını söyleyen Gülşehrî, birçok şiirinde onu över.

Gülşehrî'nin Ahi Evran hakkında yazdığı bir risaleden başka, Onu Türk Edebiyatının Türkçeci, güçlü bir ozanı olarak tanıtan eseri Mantıku’t-Tayr olmuştur.

Kuş dili anlamına gelen Mantıku’t-Tayr, tanınmış mutasavvıf Ferideddin Attar'ın aynı adla bilinen Farsça eserinin Türkçe’ye manzum çevirisidir. Ahmed Gülşehrî, bir tasavvuf eseri olan Mantıkut-Tayr'ı, daha başka kaynaklardan ve özellikle Mevlâna'nın Mesnevî'sinden aldığı hikâyelerle süslemiş, kendi tasavvuf görüşlerini de katarak orijinal bir eser haline getirmiştir. Gülşehrî, bu eserinde Türk diline hayrandır. Türkçe'nin Farsça ve Arapça’dan üstün, tatlı bir uyuşumu olduğunu, bunu belirlemek için de bu eseri yazdığını söyler.

Türk dilinin hor görüldüğü, Arapça’yla yazıp söylemenin hüner sayıldığı devirlerde, Anadolu'nun göbeğinde bir bilim adamı, bir ozan çıkarak Türkçe diye kükreyişi, Türkçe'ye kucak açışı, onu özlemle bağrına basması büyük yiğitlik, büyük vatanseverliktir. Gülşehrî, çağdaşı Yunus Emre ve hemşehrisi Âşık Paşa'yla beraber, bu büyüklüğü göstermiştir.

Feleknâme adlı bir eserinin daha olduğu bilinen Gülşehrî’nin, kaç yıl yaşadığı, ne zaman öldüğü kesin olarak bilinmemektedir.

Bilinen ondan gelen, sararmış kâğıtlar üzerindeki sesler ve nefeslerdir. Kırşehir'in gül bahçelerini çok sevdiğini, gülleri kendine yâr eylediğini, bütün sözleri bir yana iterek bülbül gibi gül sözü söylemeyi istediğini anlatan şu şiirler onundur :

Her gülü kim kendime yar eylerim
Her gice vasfını tekrar eylerim.
Her seher kim gül çemende açıla
Kamudan ilkin bana karşı güle.
Nevbahar oldu kim bülbül söyleye
Aşkını maşukuna şerh eyleye
Kamu sözü gel ki terkeyleyelim
Bülbül gibi gül sözü söyliyelim...
Öyle ki, kendisinden beş yüz yıl sonra, Onun açtığı Türkçecilik çığırından bir halk ozanı Dadaloğlu gelecek, o da Gülşehrî gibi Kırşehir'in uçsuz bucaksız gül bahçelerine bakarak şöyle seslenecektir:

Biter Kırşehir'in gülleri biter
Çağrışır dalında bülbüller öter
Ufacık güzeller hep yeni yeter
Güzelin kaşında keman görünür.
Gülşehrî, Kırşehir'in özlem dolu Özbağlarında, ana dili öz Türkçesiyle çevresinde toplanan ahilerle görüşüp bilişirken asla şeyhlik, sultanlık davasında bulunmamış, onlardan biri olarak onları konuşturmuş:

Ne derviş isteriz, sahip, ne sultan,
Ne dert işimize gelir, ne derman.
XIV. yüzyılın Anadolu'da yetişen bu Türkçeci ozanını, Yunus kadar arı-duru, Yunus kadar güçlü sayamasak bile, ilk Türkçeciler arasında, ona önemli bir yer ayırmak zorundayız. Gülşehrî, Anadolu'yu aydınlatan aydın kişilerin başında, bilinçli ve idealist bir Türkçeci olarak her zaman dile gelecektir.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#48
GAZİ OSMAN PAŞA

Her sayfası bir kahramanlık menkıbesi ile dolu bulunan Türk tarihinin altın yaldızlı bir sayfası da Plevne müdafaasıdır. Öyle bir sayfa ki, düşman komutanları bile bu sayfa önünde saygı durmuşlardı. Bu sayfayı yazan, şanlı Gazi Osman Paşa’dır. Gazi Osman Paşa,1832 yılında Tokat’ta dünyaya gelmiştir. Kendisi Yağcıoğulları diye anılan bir aileye mensuptur. Babası, memuriyet sebebiyle İstanbul’a yerleşmişti. Küçük Osman ilk tahsilini bir sıbyan mektebinde yaptıktan sonra, Kuleli askerî idadîsine girdi. Bu okulu bitirdikten sonra da Harp Okuluna girerek 1852’de mezun oldu. Ruslarla yapılan Kırım Harbi’nde ve Rumeli’deki muvaffakiyetlerinden dolayı yüzbaşılık rütbesine yükseldi. Bundan sonra Erkan-ı Harbiye sınıfına devam ederek Kolağası oldu. Bir aralık da Bursa vilayeti nüfus yazımına memur edildi.
1861 yılında Hasa ordusunda binbaşı olarak vazife aldı, Girit isyanında başarılar gösterdi. Bunun üzerine üçüncü rütbeden bir nişanla albaylığa yükseltildi. Üç yıl sonra da Yemen isyanını bastırmaya gönderildi. Buradaki üstün başarılarından dolayı kendisine “paşa”lık rütbesi verildi. Yemen’den dönünce İşkodra ve Bosna Kumandanlıklarına tayin olundu. Sırp isyanında gösterdiği eşsiz kahramanlıklarından dolayı da bu defa kendisine Mareşallik rütbesi verildi. 1877 yılında yapılan Plevne savaşında gösterdiği kahramanlıklar dolayısıyla dünyaca büyük bir şöhrete kavuştu.

II. Abdülhamit’in tahta çıkışının ikinci yılı Ruslar balkanlara doğru sarkmak emellerini açığa vurdular. Bu arzularını yerine getirmek için Londra Protokolünü hazırlattılar. Fakat Türkiye, Londra Protokolünü reddedince Rus Çarı II. Aleksandr 24 Nisan 1877 tarihinde Osmanlı İmparatorluğuna harp ilan ederek, ordularıyla Tuna üzerinden Balkanlara doğru sarkmaya başladı. Birinci Meşrutiyeti ilan etmiş olan II. Abdülhamit ne yapacağını şaşırdı. Halk arasında ise büyük bir galeyan baş gösterdi. Gazeteler ateşli yazılar yayınlıyorlardı.Bu harbe bütün Müslüman devletlerden yardım geleceğini de ilan ediyorlardı. Hariciye Nazırı Saffet Paşa, Paris Muahedesine imza koyan devletlerden yardım istedi.Türkiye’nin bağımsızlığını garanti edeceğini söz vermiş olan devletler şu cevabı verdiler:
“Muahedeler, mürur-ı zamanla hükümden düşerler.”
Böylece, Osmanlı ile Rusya baş başa bırakıldı.Osmanlı İmparatorluğuna Batı devletlerinin yardım etmediğini gören Ruslar, ordularıyla 3 koldan hudutlarımızı aşarak Romanya’yı istila edip Tuna boylarına dayandılar. Rusların Tuna Ordusu Kumandanı Çar’ın biraderi Nikola idi. Emrinde 250,000 kişilik bir kuvvet bulunuyordu. Rus generallerinden Malinkov da 60,000 kişilik bir kuvvetle Doğu illerinden İç Anadolu’ya doğru taarruza geçti. Rus kuvvetlerinin karşısına Gazi Ahmet Muhtar Paşa geçti. Burada Ruslara karşı Kars ve Zivin zaferlerini kazandı.Rus Harbi başladığı zaman Gazi Osman Paşa kuvvetleri ile Vidin’de, Süleyman Paşa da Karadağ sınırlarında bulunuyordu. Tunaboyu Orduları Kumandanlığına Serdar-ı Ekrem Abdülkerim Paşa tayin olundu. Türk Ordusu 186,000 kişiden ibaretti. Rusların Tuna’yı aşıp Bulgaristan’ı işgal etmeleri üzerine Vidin’de bulunan Gazi Osman Paşa, Bulgaristan yollarının bir kavşağı olan Plevne’yi Ruslardan önce elde etmek üzere kuvvetleriyle yaya olarak harekete geçti.
Dünyada benzerine az rastlanır bir süratle Plevne’ye girdi. Orta Anadolu’nun bu Tokatlı koca Türkü, cihan tarihinde ilk defa olmak üzere Plevne’nin etrafına boy siperleri açtırdı. Bu siperler tabya usulünde ilk keşifti. Topçularını ve kuvvetlerini yerin altına aldı. Ruslar ise meydanda harp ediyorlardı. Cihan tarihinde büyük şan kazanan Plevne harbi, Ruslara pek çok zayiat verdirdi.Kendilerinin itiraf ettiklerine göre bazı taburlarda ancak birkaç kişi sağ olarak geri dönebiliyordu. Rusların attığı mermilerle Plevne şehri alevler içinde yanıyordu. Çoluk çocuk enkaz altında can veriyorlardı. Her ne yaptılarsa Plevne’yi Gazi Osman Paşa’nın elinden almanın imkanı olmadı. Rus kumandanı Nikola deliye döndü. Nihayet Plevne’ye Rus Çarı Aleksandr da geldi. Taarruzla, Plevne’yi muhasara ederek açlık ve cephanesizlikle teslim almaya karar verdiler.
Gerçekten zaman geçtikçe Plevne’de açlık başladı. Kadınlar çocuklar açlıktan ölüyorlardı. Cephane de bitmek üzereydi. Bütün bunlara rağmen kahramanlığı karakterine yazmış olan Türk oğlu, kuzeyden akan Rus seline iman dolu göğsünü geriyor, vatanseverliğin destanını yazıyordu. Plevne’de bu kanlı savaşlar olurken, İstanbul’dan gazilere bir türlü yardım gelemiyor, diğer taraftan cihanda bir tek el Türk’e uzanmıyordu. Balkan dağlarının en önemli geçidi olan Şıpka’da Süleyman Paşa da kahramanlıklar yaratıyordu. Koca bir Çarlığa karşı bir Osman Paşa ne yapabilirdi.! Nihayet Gazi Paşa muhasarayı yarıp dışarı çıkmaya karar verdi. Bir gece, Türk kuvvetleri Plevne’den çıktı. Ordunun peşine çoluk çocuk, Plevne halkı da takıldı. Fakat Bulgar casusları bu harekatı Ruslara haber verdiler.
Türk kuvvetleri, 10 Aralık 1877 tarihinde Vid nehrini aşacakları bir sırada Ruslar, Türk kuvvetleri üzerine şiddetli bir topçu ateşi açtılar. Ordunun üzerine yıldırımlar gibi mermi yağdırdılar. Halk ve asker birbirine karıştı. Binlerce insan topçu ateşi altında parça parça oldular. Bu bölge kanlı bir mahşere döndü Nihayet her iki taraf arasında kanlı bir boğuşma meydana geldi. Bu sırada Gazi Osman Paşa yaralandı. Üç defa vukua gelen Plevne Muharebesinden galip çıkan Türkler, dördüncü. Plevne harbinde yenildi. Muhasara 145 gün sürmüştü.
Gazi Osman Paşa’yı bir değirmenin içine götürüp yarasını sardılar. O esnada iki Rus değirmene gelerek, Osman Paşa’ya: “Kayıtsız şartsız teslim” dedi. Osman Paşa da, “Bir gün bir güne uymuyor; kaderi ilahî bu imiş!” dedikten sonra “gazilik” kılıcını düşman generaline teslim etti. Bu iki general, Osman Paşa’yı ve yaveri Talat Bey’i bir araba ile Plevne şehrine götürdüler. Yolda Rus Kumandanı General Nikola’ya rastladılar. General Nikola, Osman Paşa’ya: “Plevne’yi müdafaa etmekte gösterdiğiniz muvaffakiyetten dolayı sizi tebrik ederim. Bu müdafaa tarihin en parlak askerlik vakalarından biridir” dedi.
Osman Paşa’yı görmek için koşan Rus subayları, “Bravo Osman Paşa” diye onu alkışladılar. Birçokları da, “Dünyada büyük bir adam yüzü gördük...” diye birbirlerine söylediler.Gazi Osman Paşa’yı, Plevne’de bulunan bir eve götürdüler. Ertesi gün Gazi Osman Paşa’yı, Rus Çarı İkinci Aleksandr’ın karşısına topallıya topallaya götürdüler.
II. Aleksandr, Osman Paşa’ya :
Silahınızı niçin teslim etmediniz ? diye sordu.
Osman Paşa da :
Devletim bana, ‘düşmanı gördüğün zaman silahını terk etme, onu her zaman kullan’ diye vermiştir. Beni de buraya kavga için gönderdi... cevabını verdi.
Çar Aleksandr, bu yüce Türk’ün karşısında çok heyecanlandı ve onun elini sıkarak şu sözleri söyledi : Plevne’yi kuvvetli müdafaanızdan dolayı sizi tebrik ederim. Bu müdafaa askeri tarihin en güzel hadiselerinden biri olmuştur. Siz hakikaten cesur bir askersiniz. Sizin gibi bir kumandanın kılıcı alınamaz. Burada ve Rusya’da kılıcınızı ve nişanlarınızı taşımak hakkına sahipsiniz.
On beş gün sonra Osman Paşa’yı esir olarak Ruslar Harkov şehrine götürüp bir otele yerleştirdiler. Rus kuvvetleri Bulgaristan’dan İstanbul üzerine akın etmeye başladılar. Nihayet Yeşilköy’e kadar dayandılar. Rus orduları Kağıthane sırtlarında bir manevra yaptılar. General Nikola da bir heyetle İstanbul’a gelerek Beylerbeyi Sarayına gitti ve Osmanlı İmparatoru II. Abdülhamit’le bir görüşme yaptı. Bütün İstanbul bu mağlubiyet karşısında heyecan içinde kaldı. Avrupalı devletlerin ve bilhassa İngilizlerin müdahalesiyle Ruslar İstanbul’a giremediler. Yalnız Yeşilköy’de bu zaferin hatırası için bir anıt diktiler. Bu harbin sonunda Ayastefanos Anlaşmasıyla, Berlin Anlaşması imzalanarak Balkan devletleri bağımsızlıklarını kazandılar.
İstanbul halkı, Gazi Osman Paşa’nın esir olduğunu duyunca, Paşanın evi önünde toplandılar. Osman Paşa’nın oğlunu bir at üzerine bindirerek, “Paşa’yı karşılayamadık, bari oğlunu gezdirelim...” diye İstanbul sokaklarında dolaştırdılar. İki ay sonra da Gazi Osman Paşa’ esaretten döndü. O gün İstanbul yerinden oynadı. İkinci Abdülhamit Osman Paşa’yı Mabeyin müşiri yaparak hiç yanından ayırmadı.
Nihayet, her fani gibi Gazi Osman Paşa da 5 Nisan 1897 tarihinde 65 yaşında olduğu halde hayata gözlerini yumdu. Öldüğü zaman vasiyeti üzerine Fatih türbesi bahçesine gömüldü.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#49
GAZNELİ SULTAN MAHMUT


Gazneliler Devleti’nin en büyük hükümdarı ve Hindistan Fatihi Gazneli Sultan Mahmut, 2 Kasım 971 tarihinde doğdu. İyi bir öğrenim gördü. Büyük bilginlerin elinde yetişti. Mert ve cesur bir insandı.

Gazneli Mahmut’un babası Sebüktekin, Samanoğulları Devleti’nin Horasan valisi idi. Sebüktekin cesur ve güçlü bir insandı. Samanoğulları’na karşı bağımsızlığını ilan etti.

Gazneliler Devleti’nin kurucusu Sebük Tegin’in oğlu olan Gazneli Mahmut, genç yaştan itibaren devlet idaresinde görev aldı. Babası sağ iken Horasan valiliği görevini yürüttü.

Babası öldüğü zaman yerine küçük kardeşi İsmail geçmişti. Gazneli Mahmut, küçük kardeşini ortadan kaldırarak hükümdar oldu.

998 tarihinde Gazne tahtına oturan Mahmut, Buhara, Horasan, Herat, Belh, Bust ve Kabil’i Samanîlerden aldı. Daha sonra, bugünkü Afganistan ve Belucistan ile Harezm’e kadar tüm Maveraünnehr’i ele geçirdi. Ardından Rey, İsfahan, Save, Kazvin, Zencan ve Ebher’i alarak, İran topraklarının büyük bölümüne hakim oldu.

Eylül 1000’de ilk Hindistan seferine çıkan Sultan Mahmut, 1027’ye kadar Hindistan’a on yedi büyük sefer yaptı. Bu seferler sırasında Hindistan’da birçok cami yaptıran ve İslâm Dinini öğretmek üzere alimler yerleştiren Gazneli Sultan Mahmut, İslam Dininin Hindistan’da yayılıp kabul görmesini sağladı.

Cihangirliği yanında, alim bir kişiliği de olan Sultan Mahmut, sarayında alim ve şairlere çeşitli konularda sohbet ve tartışmalar yaptırırdı. Gazneli Sultan Mahmut’un sarayı bir bilim akademisi haline geldi. Kendisi bilime ve sanata karşı büyük bir sevgi besliyordu. Zamanında Fars kültürü yüksek bir düzeye ulaştı. Bîrûnî ve Firdevsî gibi birçok meşhur İran bilgini Sultan Mahmut’un sarayında himaye gördüler.

Firdevsî’nin meşhur Şehname’si de dahil olmak üzere, devrinin pek çok kitabı Gazneli Sultan Mahmut’a takdim edildi.

Gazneli Sultan Mahmut’un sarayında Türk dili konuşuluyordu. O, Türk dilin yayılmasını ve gelişmesini sağlamış olsaydı, Türk kültür tarihi ölmez eserler kazanacaktı. Ancak o, çevrenin ve dönemin etkisiyle Fars kültürüne önem vererek Farsça’nın çok kudretli eserler kazanmasına hizmet etti.

Türk İslam dünyasının yetiştirdiği en büyük hükümdarlardan biri olan Gazneli Sultan Mahmut, İslam dünyasında yayılma istidadı gösteren sapık Batınî-Rafızî akımlarına karşı da mücadele etti. İmar faaliyetlerine büyük önem veren Sultan Mahmut, Gazne’nin yanı sıra Belh ve Nişabur gibi önemli şehirleri de mamur hale getirdi.

33 yıl hükümdarlık yapan Sultan Mahmut, 1030’da Gazne’de vefat ederek, burada defnedildi.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#50
CEZAYİRLİ GAZİ HASAN PAŞA

Deniz savaşlarında efsanevi kahramanlıklar göstermiş bir Türk kaptanı ve veziridir.

Cezayirli Hasan Paşa 1710 yılında Gelibolu’da doğdu. Uzun süre Cezayir’de yaşadığı ve “Cezayir Dayısı” unvanını kazandığı için ona Cezayirli derler. Çocukluğunda ve gençliğinde ele avuca sığmayan, yaramazlıkları ve kabadayılıklarıyla herkesi yıldıran bir gençti.

Hasan, tüccar Hasan Ağa’nın ticaret gemileriyle dolaşarak denizciliğe alıştı. Sonra yeniçeriliğe girdi. Belgrat seferine karıştı. Morava ve Hisarcık savaşlarında cesaretiyle büyük bir ün kazandı. Savaş dönüşünde yeniden denizciliğe başladı.

Bir Cezayir gemisinde iken düşman gemilerinden birine rampa etmişlerdi. Hasan’ın düşman gemisine atladığı bir sırada kendi gemisi dalgaların etkisiyle ayrıldı. Hasan düşman gemisinde kılıçlı ve hançerli düşmanlarla çevrili kalmıştı. Hasan tek başına on beş kadar tayfayı yere serdi ve diğerlerini de ambara hapsetti. Gemisi yeniden rampa ettiği zaman onun bu gemiyi almış olduğunu gördüler. Gemiyi ona verdiler. Onu “Dayılar” arasına yükselttiler. Şöhreti büsbütün arttı. Cezayir Paşası onu kıskanmaya başlayınca hayatını tehlikede gören Hasan, İspanya’ya kaçtı. Kralın yardımıyla İstanbul’a geldi. İstanbul’da kaptanlar arasına alındı.

1770’te Çeşme deniz savaşlarında Ruslara yenildiğimiz zaman yanan gemisini Rus amiralinin gemisine yanaştırarak iki Rus gemisini yaktı. Yaralı olarak kılıç ağzında denize atladı ve yüzerek sahile çıktı. Bu sıralarda altmış yaşlarında vardı. Bu yenilgi onu çok etkiledi. Ruslardan intikam almak için yeni bir girişimle Limni adasındaki Ruslara hücum etti ve onları yenerek adayı onların elinden kurtardı.

Bu kahramanlığı ona yeni ve büyük bir şöhret getirdi. Paşalığa yükseltildi. Kendisine altın çelenkle Gazi unvanı verildi. Az bir zaman sonra da Kaptanı Derya (Amiral) oldu.

80 yaşında Şumnu’da ölen Gazi Hasan Paşa denizde ve karada kahraman bir Türk aslanıydı.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#51
HAREZMÎ


Harezmî, IX. yüzyılda yaşayan ve cebir alanında ilk defa eser yazan Müslüman Türk bilginidir.

Harezmî 780 yılında Harezm’de doğdu. Daha sonra ilim öğrenmek amacıyla, kendi döneminin ilim merkezi olan Bağdat’a gitti. Abbasi Halifesi Me’mun, Bağdat’ta kurduğu kütüphanenin (Darülhikme) idaresini kendisine verince, matematik ve astronomi kaynaklarını uzun süre inceleme imkanı bulmuştur.

Bağdat’taki bilimler akademisi Darülhikme’de görev alan Harezmî, matematik, astronomi ve coğrafya alanında değerli çalışmalar yaptı.

Harezmî, ilk defa, birinci ve ikinci dereceden denklemleri analitik metotla; bir bilinmeyenli denklemleri de cebirsel ve geometrik metotlarla çözmenin kural ve yöntemlerini tespit etti. Matematikte ilk kez sıfır rakamını kullanan Harezmî, cebir bilimini metodik ve sistematik olarak ortaya koydu. Kendisinden önceki cebire ait konuları, yine ilk kez ‘cebir’ adı altında sistemleştirdi.

Harezmî, matematik, astronomi ve coğrafya alanında çok sayıda eser yazdı.

Yeryüzünün çapına ait hesaplarını Kitâbu Sûreti’l-Arz adlı kitabında topladı. Bu eserde, Nil Nehri’nin kaynağını açıklayan Harezmî, Batlamyus’un astronomik cetvellerini de düzeltti.

Güneş ve ay tutulmasına dair incelemelerini topladığı Zîcü’l-Harezmî adlı eserinde ise, astronomi için gerekli trigonometri bilgi ve cetvellerini de verdi.

Harezmî, 850 yılında Bağdat’ta vefat etti.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#52
HÜSEYİN BAYKARA


Hüseyin Baykara 1430 yılında Herat’da doğdu.

Uzun süre Cürcah Mazenderan hükümdarlığı yaptı. Sonra Horasan’da da hükümdar oldu. Baba ve ana soyundan Timurlenk’e uzanır. Büyük babası Mirza Baykara ve babası Mirza Mensur’dur. 36 yıl süren hükümdarlığı sırasında halkın sevgisini ve saygısını kazanmıştı.

Hüseyin Baykara, hükümdarlık vasıflarının en güzeli olan adaletle yönetmek, şiire ve şairlere değer vermek, kültürü korumak ve memleketinde sulh ve ataletin yerleşmesine çalışmak gibi özellikleriyle yüksek bir insan ve büyük bir hükümdardır.

Hüseyin Baykara bilime, sanata ve sanatkarlara değer veren, onları koruyan, adaleti seven büyük bir Türk hükümdarıdır. Kendisi de kahraman bir savaşçı olduğu kadar güçlü bir şairdi.

Hüseyin Baykara sarayına bilgin, sanatkar ve şairleri toplayarak bir Baykara Meclisi kurmuştu. Onun sarayında Türk ve İran edebiyatı büyük bir gelişme yolu buldu. Meşhur Ali Şir Nevaî, Hüseyin Baykara’nın en yakın dostu ve veziri idi. Baykara Meclisinde ünlü Molla Cami de bulunurdu. Hüseyin Baykara kendisi de bir şairdi. Meclisü’l-Uşşâk adlı bir eseri ile bir divanı vardır. Bu divanda Türkçe ve Farsça şiirleri toplanmıştır.

Hüseyin Baykara, Herat’ı bir kültür çevresi haline getirdi. Birçok okullar açtı. Oraya uzak yerlerden toplanan öğrencileri koruyarak onları hazinesinden verdiği para ile okuttu. Zamanında bilim ve edebiyat parlak bir döneme girdi.

Baykara, 1505 yılında öldü.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#53
HACI BAYRAM VELİ
Ünlü Türk mutasavvıfı ve ünlü Bayramiye tarikatının kurucusudur. 1352 yılında Ankara'nın Solfasol köyünde doğdu. Babası Koyunluca Ahmet Efendi idi. Çok iyi öğrenim gören Hacı Bayram Velî'nin yetiştirdiği bilginler arasında Fatih Sultan Mehmet'in hocası Akşemsettin ve Bıçakçı Ömer Dede de vardır. Düşüncelerini temiz bir Türkçe ve hece vezni şiirler halinde yazan Hacı Bayram, 1436 yılında Ankara'da öldü. Ankara’daki Türbesi günümüzde de başlıca ziyaret yerlerindendir.

Evliyalar babası Hacı Bayram Velî, 1352 baharında Ankara'nın Solfasol köyünde doğdu. Asıl adı Numan idi. Daha dünyaya gözlerini ilk açtığı gün kısmetini de beraber getirmiş, Solfasol'un kurak toprağına o gün doya doya rahmet yağmıştı.

Küçük Numan, nur topu gibi bir çocuktu. Büyüdükçe, öteki çocuklardan farklı, çok daha akıllı, uslu olduğu konu komşunun gözünden kaçmıyordu. Okumayı, yazmayı kendi kendine. öğrendi. Bıyıkları henüz terlemeye başlayınca, uzaklara gitmek, ilmi ve irfanı ünlü medreselerde aramak istedi. İçinde, vazgeçilmez bir arzuydu bu. Bir bahar sabahı, köyden yolcu ettiler onu.

Hacı Bayram Velî'nin hayat hikâyesi burada kopar. Nerede okuduğunu, kimden, ne zaman ders aldığını bile yok. Kendi de hiç bahsetmezdi. Soranlara sadece “Hak yolunda yürürüz. Rabbim, yardımcımız olsun” derdi...

Yıl, 1387. Ankara'nın adı o zaman Engürü idi. Engürü'de Kara Medrese adında bir medrese vardı. Gerçi büyüklüğü orta karardı ama, o yıl yetmez oldu. Çünkü, bu medresede ders okutmaya başlayan genç alimin tatlı dilini, hoş sohbetini, derin bilgisini kim, duyduysa koşmuştu. Bu genç âlim, Solfasollu Numan'dan başkası değildi. Cevabına dudak büktüğü sual yoktu. Şöhretten, itibardan yana ne gerekse bulmuştu. Ama bir hoştu içi.

Zaman, zaman gönlü bulanır, dünya gözünde küçülür, yaşamak anlamsız, hattâ bir hiç oluverirdi. Kayseri'den gelen Şeyh Şuca-i Karamanî ile işte böyle bir gününde karşılaştı. Karamanî ona, Somuncu Baba adıyla çok ünlü, şeyh Hamit Hamideddin'den bir davet getirmişti. “Mürşidimiz seni ister” diyordu. “Akıl ve bilgi yolu güzel yoldur” diye buyurdu.

Bir gece önce gördüğü rüya doğru çıkmıştı. Medresede bunca talebeyi topladı. Hepsiyle ayrı ayrı helalleşti. O gece yola koyuldular. Büyük mürşitlerin, büyük müritlerle nasıl buluştuğu, neler konuştuğu daima “sır”dır. Numan'ın, Şeyh Hamideddin ile görüşmesi de sır oldu.

O günden sonra, Solfasollu Numan ile Şeyh Hamideddin hiç ayrılmadılar. Diyar diyar beraber dolaştılar. Hicaz'a da beraber gittiler. Solfasollu Numan okuyor, derinleşiyor, öğrendikçe, bildikleri bir katre gibi küçülüyordu gözünde.

Nihayet, hocası şeyh Hamideddin'i Aksaray'da toprağa verdiği gün, içinde bir alevin parladığını hissetti. İşte, asıl kişiliğini o gün buldu. Hacı Bayram Velî'nin işte o gün erdiği söylenir:

Artık gürül gürül çağlayan bir pınar gibi, tasavvuf denizine dökülecekti. Aksaray'dan, tekrar Engürü'ye döndü. Doğruca Kara Medrese'ye gitti. Geldiğini kim duyduysa koşuyor, hüngür hüngür ağlıyordu. Onun etrafında kendiliğinden ünlü bir tarikat doğdu. Adına Bayramiye tarikatı dediler. Numan adı unutuldu. Herkes onu Hacı Bayram Velî olarak tanıdı, bildi.

İlk sosyal adaleti o getirmişti. Müritlerinin hepsi iş, güç sahibiydiler. İşsiz güçsüzleri tarikata almazdı. Bayramiye tarikatına girebilmek için mutlaka çalışmak, kısmetini alın terinde aramak şarttı. Ankara'da güzel bir âdet yaratmıştı. Sık sık dervişlerini toplar; önde Bayramiye alemi, arkada kudümlerle çarşı pazar dolaşırdı. Esnaf, karınca kararınca, dervişlerin sırtına asılı keşküllere para atardı. Hacı Bayram Velî, toplanan bu parayla hastalara, sakatlara bakar, yetimlerin yüzünü güldürürdü.

Bayramiye tarikatı bir çığ gibi büyürken, II. Sultan Murat'ı endişeye düşürdü. Araya fitne girmişti. “Yakalayın, getirin” diye ferman buyurdu. Bu ferman, Hacı Bayram Velî'nin içine doğmuştu. Sarayın adamları Ankara'ya yaklaşırken, onları yolda karşıladı. Bir hışımla gelenler, nur yüzlü bu muhterem dedenin karşısında, âdeta bir türbe mumu gibi eridiler. Ellerine sarılıp öptüler. “Varalım, Hünkâr'a haber edelim. Sen gazaba uğrayacak kişi olamazsın” dediler. Ancak o, başını salladı. “Hayır” dedi “Ferman, fermandır. Gidelim...”

II. Sultan Murat da, onu görür görmez işlediği hatayı anladı. Gazaba gelmek şöyle dursun, baş köşeye buyur etti. Hacı Bayram Veli, o günden sonra nice ulemanın da hocası oldu, Bunların arasında Fatih Sultan Mehmet'i yetiştiren Akşemseddinde vardı.

Evliyalar babası, yaşlanınca, Ankara'da dergâhına kapandı. 1436 yılında orada vefat etti. Her gün pek çok kişinin ziyaret ettiği türbesi Ankara'dadır.

Hacı Bayram Velî'nin Türkçe divanı, bugüne değin elimize geçmiş değildir. Onun ancak birkaç şiiri bilinmektedir. Bu şiirlerinden biri şöyledir:

N'oldu bu gönlüm, n'oldu bu gönlüm
Derd-ü gam ile doldu bu gönlüm.
Yandı bu gönlüm, yandı bu gönlüm,
Yanmada derman buldu bu gönlüm.
Yan ey gönül yan, yan ey gönül yan,
Yanmadan oldu derdime derman.
Pervane gibi, pervane gibi
Şem'ine aşkın yandı bu gönlüm.
Gerçi ki yandı, gerçi ki yandı
Rengine aşkın cümle boyandı.
Kendinde buldu, kendinde buldu
Mâtlubunu hoş buldu bu gönlüm.
“Bayram'ın imdi, Bayram'ın imdi,
Bayram ederler yar ile şimdi
Hamd-ü senâlar, Hamd-ü senâlar
Yar ile bayram kıldı bu gönlüm.
Hacı Bayram Velî'ye göre; olgun insan, gerçek insan, kendi benliğinden sıyrılmalıydı. İnsanın, bütün varlık türlerinin özünde Allah’ı görmesi, her şeyden önce de kendini bilmesi gerekirdi. Kendini bilen Allah’ı bilirdi.

Bir şiirinde şöyle diyordu:
Bilmek istersen seni,
Can içre ara canı
Geç canından bul anı
Sen seni bil, sen seni ..
Kim bildi ef'alini
O1 bildi sıfatını,
Anda gördü zâtını
Sen seni bil, sen seni..
Bayram özünü bildi
Bileni anda buldu
Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil, sen seni..
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#54
HACI İLBEY


Türkler kısa bir zamanda, Marmara kıyılarını baştanbaşa fethedince bu kıyılardan gözlerini Avrupa kıtasına diktiler. Selçuklular zamanında Anadolu’nun birliğini tehdit eden haçlı orduları bu kıtadan gelmişlerdi. Bu haçlı orduları tam dört defa Anadolu’ya geçerek, Türk topraklarını kana boyamışlardı. Eğer Türk kahramanı Kılıçaslan olmasaydı Avrupalı Hıristiyanlar Anadolu’nun her bölgesine yerleşeceklerdi.

İşte bu sebepledir ki Türklerin, Anadolu’nun birliğini sağlamak için Rumeli topraklarına geçerek, bir sınır teşkil etmeleri gerekiyordu. Bursa dolaylarında yeni kurulmuş olan Osmanlı devleti, bu bölgeleri emniyet altına almadan büyük ve kuvvetli bir imparatorluk haline gelemezdi. Bunun değerini iyi bilen atalarımız Avrupa kıtasına gözlerini diktiler. Bu gayenin gerçekleşmesi için Orhan Gazi, oğlu Süleyman Paşa’yı Rumeli’nin fethine memur etti.

Süleyman Paşa kumandasındaki Türk kuvvetleri Gelibolu yarımadasına çıkarak Avrupa topraklarına ayak bastılar. Edirne dolaylarına kadar bu araziyi Türk hakimiyetine soktular. Fakat Süleyman Paşa avlanırken atından düşerek vefat etti. Bunun üzerine Rumeli’ndeki kuvvetlerin başına Hacı İlbey ile Evrenos Gazi tayin edildiler. Diğer küçük kıtaların kumandanları da Aksungur. Ecebey, Kara Demirtaş Paşa, Kızıloğlan, Balabancıkoğlu, Gazi Fazıl Beylerdi.

Bu kahramanlar, kuvvetlerinin başında Doğu Trakya’nın şehirlerini teker teker fethetmeye başladılar. Fakat bu kumandaların en zekisi Hacı İlbey’di.

Hacı İlbey, Balıkesir’de 1305 yılında doğmuştur. Babası Karesi Beylerinden biriydi. Hacı El, Karesi Beyi Dursun Beyin emirlerindendi. Hacca giderek hacı olmuştu. Orhan Gazi zamanında Karesi Osmanlılara geçince, bu vilayetin valiliğine oğlu Süleyman Paşayı tayin etti. Bu zaman Evrenos Gazi ile Hacı İlbey de onun maiyetine girdiler. Süleyman Paşa ile Rumeli’ne geçtiler.

Murat Hüdavendigar tahta çıkınca, Hacı İlbey’i Rumeli’ne kumandan tayin etti. Hacı İlbey’in ilk işi Dimetoka’yı fethetmek oldu. Bundan sonra sırasıyla İskeçe, Kavala, Drama, Yenice, Dedeağaç ve Serez şehirlerini fethetti. Batı Trakya’nın fethinde Türk yiğitleri kanlarını dökerek bu toprakları Anavatana kattılar.

Bu bölgeler fetholununca Murat Hüdavendigar, Anadolu’dan bir çok Türk aşiretlerini Rumeli’ne gönderip, buralara yerleştirdi. Bu başarıları gören Murat Hüdavendigar, bu defa Hacı İlbey’e, Lala Şahin Paşa’ya, Kutlu Bey’e, Sarıca Paşa’ya, Kutlu Boğa’ya, Ayne Bey’e, Paşa Yiğit’e ve Firuz Bey’e, yeni kuvvetler vererek fetihleri genişletmeleri için emir verdi.

Hacı İlbey, kuvvetlerini alarak Edirne şehrini fethetti. Doğu Trakya’nın en önemli şehri elimize geçince Murat Hüdavendigar, hükümet merkezini Bursa’dan Edirne’ye nakletti. Bundan sonra Kırklareli, Tekirdağ, Çorlu ve Lüleburgaz Türk topraklarına tamamen katıldı. Akıncı müfrezeleri de Bulgaristan’a girerek Filibe’yi aldılar.

Osmanlı Türklerinin Avrupa kıtasında baş döndürücü bir şekilde fetihlerde bulunduklarını gören Balkan devletleri ve bilhassa Bizanslılar dehşete düştüler. Bu devletler Avrupalılara müracaatta bulundular. Bilhassa Bizans İmparatoru, Papa V. Urban’a müracaat ederek yardım istedi.

Anadolu Selçuklularına karşı büyük haçlı seferleri yapmış olan Hıristiyanlar, bu defa da Osmanlı Türklerine karşı büyük bir haçlı seferi tertip ettiler. Bu haçlı seferine Macarlar, Bulgarlar, Sırplar ve Ulahlar katıldılar. Bulgarların başında kralları Şişman, Romenlerin başında kralları Mirçe, Macarların başlarında kralları Layoş, Sırpların başında ise kralları Urus bulunmaktaydı. Altmış bin kişilik bir kuvvet, Sofya Ovası’nda toplandı.

O zamanlar Murat Hüdavendigar, Lala Şahin Paşa’yı Rumeli Beylerbeyi tayin etmişti. Lala Şahin Paşa, bu muazzam kuvvetin karşısında telaşa düştü. Bursa’ya haber salarak , Padişahtan yardımcı kuvvet istedi. Anadolu’da bir ordu hazırlandı. Fakat Venedikliler Çanakkale Boğazını kapattıklarından bu ordu Avrupa yakasına geçemedi. Fakat Lala Şahin Paşa, çok zeki ve tecrübeli olan Hacı İlbey’i on bin kişilik bir kuvvetle keşfe gönderdi.

Hacı İlbey, yürüyüşünü gizlemek suretiyle harekata devam etti. Gündüzleri ormanda uyuyorlar, geceleri ise yol alıyorlardı. Haçlı ordusu ise Filibe’den kalkıp, Meriç Nehrinin civarında bulunan bir ovaya karargahlarını kurdular. Bu müttefik Haçlı kuvvetleri, Türkleri Rumeli’den attıktan sonra Kudüs’e gidecekler ve orayı zaptedeceklerdi. İşte bu derece kendilerine güveniyorlardı.

Ancak karşılarında bir Türk ordusu bulunduğunu hiç düşünmüyorlardı. Askerlikte acemi ve bir birini tanımayan bir ordu, hiçbir emniyet tertibatı almadan karargah kurmuşlardı. Bu hal ise ordu için en büyük bir tehlike idi.

Hacı İlbey on bin kişilik kuvvetiyle sessizce karargahın civarında bulunan bir ormanda gizlendi. Akşam olunca düşman ordusu güvenli olarak içmeye ve zevke daldılar. Filibe bağlarının üzümünden yapılmış şarapları içiyorlar, raks ediyorlardı. Düşman karargahı adeta bir düğün evine dönmüştü. Gece yarısına doğru hepsi sarhoş olup, bir köşeye sızmışlardı.

Düşmanın bu halini gözleyen Hacı İlbey her şeyin kıvamında olduğunu görerek askerlerini taarruza hazırladı Gün doğmaya iki saat kala mehter takımına gürültülü bir hava çaldırdı. Gecenin karanlığında ormanın sessizliği içinde zurnalar ve davulların sesleri ortalığı bir velveleye verdi. Sanki düşman karargahını periler, cinler basmıştı. Bundan sonra bütün askerler hep bir ağızdan tekbir getirmeye başladılar. Bu korkunç sesleri duyan düşman askerleri silahlarına sarıldılar. Her milletin askeri çeşit çeşit elbise ve serpuş giydiklerinden birbirlerini tanımıyorlar, karşılarına gelenleri Türk zannederek kılıç sallıyorlar, birbirlerini öldürüyorlardı.

Bu hal devam ederken Türk askerleri ne tek bir silah attılar, ne de yerlerinden kımıldadılar. 60,000 kişilik düşman ordusu birbirini yiyip bitirdiler. Bu manzarayı Türk askerleri ormandan seyrediyorlardı.

Bu olay Hacı İlbey gibi bir askerî dehanın yeni bir harp taktiği olmuştu. O güne kadar tarihte bu şekilde bir zafer kazanılmamıştı. Düşmandan canını kurtaranlar kendilerini nehre atarak, suların içinde boğuldular. Macar Kralı kaçmaya muvaffak oldu. Kral, bu harpten o derece korkmuş olacaktı ki, memleketine gider gitmez dostlarına, “kurtuluşumu boynumda asılı olan Meryem Ana resmine borçluyum” dedi. Ve bu korkusuna işaret olmak üzere bir de kilise yaptırdı. Aynı şekilde diğer milletlerin kralları da kaçmak suretiyle canlarını kurtardılar. Altmış bin kişilik bir ordu bir Türk dehası karşısında eriyip gitti. Türkler bu harbe “Sırp Sındığı” adını verdiler. Savaş 1363 yılında Türklerin zaferi ile sona erdi. Bu savaştan sonra, Türklerin eline ganimet olarak birçok silah, çadır vesaire gibi şeyler geçti. Sırp Sındığı zaferi üzerine Türk yurdunun her tarafında şenlikler yapıldı.

Hacı İlbey, Türk Milletinin zekasını dünyaya tanıtan bir destan yazdı. Fakat bu eşsiz kahramanın bu başarılarını çekemeyen Lala Şahin Paşa, onu 1363’te zehirletmek suretiyle öldürttü.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#55
Haydar ALİYEV


HALKINA ADANMIŞ BİR HAYAT
10 Mayıs 1923'de Nahcivan'da bir işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. Azerbeyacan Devlet Üniversitesi Tarih bölümünden mezun oldu. 1941-1944 yılları arasında Nahcivan Otonom Cumhuriyeti'de önemli mevkiler işgal etti. 1944'den sonra Devlet Güvenlik Komitesi'de (KGB) çalıştı. 1967-1969'da Komite başkanı oldu. Devlet Güvenlik Komitesi'de bu göreve gelen ve rütbesi generalliğe yükseltilen ilk Azeri'dir.

Haziran 1969'da Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Komitesi Birinci sekreterliğine seçildi. 1982 yılına kadar bu görevde kaldı. Bu ondört yıl ülkenin ekonomik ve kültürel kalkınmasında unutulmaz yıllardır.

1982 yılında Sovyetler Birliği Başbakanlık birinci yardımclığına geldi. 1987'ye kadar bu görevde kaldı. Aynı zamanda Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi oldu. Yirmi yıl süren Sovyetler Birliği Parlamento üyeliğinin son beş yılını parlamento başkan yardımcısı olarak geçirdi.

1990'da Azerbaycan ayaklanması sonucundaki Sovyet müdahelesini kınadı ve suçluların cezalandırılmasını talep etti. Daha sonra Komünist Partisi'nde istifa etti. Bunun sebebi Ocak 1990'daki katliamın sorumlularının cezalandırılması talebinin reddedilmesiydi.
Bu arada Haydar Aliyev Azerbaycan milletvekili oldu. 1991-1993 yılları arasında Nahçivan Otonom Cumhuriyeti Meclis başkanı oldu, aynı zamanda milletvekilliği devam etti. Haziran 1993'de ülke iç savaşın eşiğinde iken ülkeyi normale döndürmesi için Bakü'ye resmi olarak davet edildi.

15 Haziran 1993'de Azerbaycan Yüksek Konseyi başkanlığına seçildi, hemen sonra Milli Meclis'in kararı ile cumhurbaşkanı seçildi. Bu dönemdeki akıllıca kararları ile iç savaşı önledi ve Azerbaycan birliğini sağladı.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#56
HALİDE EDİP ADIVAR


1884 yılında İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Kolejini bitirdikten sonra Rıza Tevfik, Salih Zeki gibi şöhretlerden felsefe, sosyoloji ve matematik dersleri aldı. Çeşitli okullarda öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Üniversitede Batı Edebiyatı dersleri verdi. Anadolu hareketlerine katıldı. Onbaşı ve çavuş oldu. İkinci kocası Dr. Adnan Adıvar'la Amerika'ya gitti. Onbeş sene gurbette dolaştı. 1964 yılında 80 yaşında vefat etti.

Halide Edip, kendisine öğretmenlik yapmış olan Matematikçi Salih Zeki Bey'le evlenmişti. İlk yazıIarı “nesir-şiir” halindedir. İlk romanları basit, biyografi romanlarıdır. Kadın ruhunu Handan’da çok iyi anlatır. Kalb Ağrısı, Zeynonun Oğlu, Mev'ut Hüküm bu tipte eserlerdir. Daha sonra, Kurtuluş Savaşıyla ilgili Vurun Kahpeye, Ateşten Gömlek gibi sosyal amaçlı ve Ziya Gökalp'ın fikirleriyle yoğrulmuş Yeni Turan gibi romanlar da yazmıştır.

Mütareke yıllarında, Sultanahmet Meydanı'ndaki Kadınlar Birliği'nin tertiplediği büyük mitingte söylediği heyecanlı nutukla halkın içine kurtuluş uğrunda savaş ateşini salmıştı. Bunu hem Sinekli Bakkal romanında, hem Türkün Ateşle İmtihanı adlı hatıralarında gayet canlı bir dille anltmıştır.

Oysa Halide Edip o sıralarda Türkiye'yi Amerika koruyucu1uğu altına sokacak bir “manda” yönetimi taraflısıydı. AnadoIu'ya katıldıktan sonra bu fikirleri değişmiş ve Atatürk'ün yakınlığı ona gerçekleri göstermiştir.
Ancak, Adnan Adıvarla evlendikten sonra, cumhuriyetin ilk devirlerinde yapılanları beğenmedikleri, ve Atatürk'e söz geçiremedikleri için yurt dışına çıktılar. On beş yıl, Avrupa ve Amerika'da, Türk devrimlerini tanıtacak konferanslar, dersler verdiler. Ne var ki, bunların hepsi de gerçekten övücü ve tanıtıcı olmadığı için memlekete ancak Atatürk'ün ölümünden sonra dönebildiler.

Yurt dışındaki çalışmalarının en güzel ürünü, Londra'da yayınlanan The Daughter of the Clown (Soytarının Kızı) adlı romanı oldu. Daha sonra da eseri genişleterek Sinekli Bakkal adylı Türkçe olarak yazdı. Bu eser, YakupKadri Karaosmanoğlu'nun Kiralık Konak’la başlattığı çevre romanı tarzının dilimizde en başarılı örneğidir.
Halide Edip Adıvar; edebiyatımızda ilk opera librettosu yazan kadın sanatçıdır. 1918'de yayınlanan ve Hazret-i Yusuf hikâyesini konu edinen “Ken'an Çobanları”, daha sonra bestelenmiştir.

Hikâye ve romanlarının en önemli nitelikleri heyecanlı, sürükleyici bir üslupla yazılması, gözlemlerinin gerçekçi ve doğru olması ve kompozisyon sağlamlığıdır. Kadın karakterleri birbirine benzer. Hep aynı kuvvetli kişiliği olan kadını ele almıştır ki bu da tamamiyle kendisinin portresidir. Yalnız üslubu oldukça düzensizdir. Yazdıklarını bir daha okumadığını, kendisi söylemektedir.

Daha 1918'de, Ruşen Eşref Unaydın'ın “Diyorlar ki” isimli anketine verdiği cevaplarda Fazıl Ahmet Aykaç, onun için şu doğru teşhisi koyuyordu:
“Halide Hanım, sizi vaat ettiği güzel bir manzaranın karşısına götürüyor. Fakat oraya kadar ayaklarınız ve ayakkabılarınız sağlamsa yürüyebilirsiniz. Çünkü yol o kadar taşlı, o kadar çapraşık, o kadar dikenli ki. Üslup gayet karışık, fakat arkasında yeni, uyanık bir ruh var. Nasıl söyleyeyim? Halide Hanım'ın kitapları lezzetli, ama kılçığı bol bir sardalya gibidir.”
Yazarın burada söylediği o “yeni ruh”, gerçekte, o zamana kadar Fransız romanı tahlilciliğine alışmış olan edebiyatımıza, ruh tahlillerini yansıdıkları olaylarda gösteren Anglo-Amerikan roman tekniğinin tatbik edilmiş olmasıydı. Eğitiminin doğal bir sonucu olarak, Halide Edip Adıvar, bizde bu çığırı ilk deneyen sanatçıdır.Halide Edip Adıvar, ikinci eşi Dr. Adnan Adıvar ile birlikte, 1926-1939 yılları arasında İngiltere ve Fransa'da yaşamıştır. Bu arada, Amerika'ya davet edilerek, Amerika'nın başlıca üniversitelerinde Yakın Şark Fikir Tarihi’ne dair konferanslar vermiş, hatta 1931-1932 yılları arasında, Columbia Üniversitesi'nde misafir profesör olarak dersler vermiştir.
1935'te de Hindistan'da Delhi Üniversitesi'ne misafir profesör olarak davet edilmiş, Kalküta, Benares, Haydarabat, Aligar, Lahor ve Peşaver üniversitelerindeki konferansları büyük ilgi uyandırmıştır. Gerek Amerika'da, gerekse Hindistan'daki konferansları, üniversiteler tarafından kitap halinde bastırılan büyük edip, 1939'da İstanbul'a dönmüş, ertesi yıl da Edebiyat Fakültesi'nde İngiliz Edebiyatı Kürsüsü'nün başına geçmiştir.
Halide Edip, 1942'de Sinekli Bakkal’la CHP Roman Ödülü'nü kazanmıştı. Eserlerinden Ateşten Gömlek 1923 ve 1949'da iki defa (Aktris Bedia Müvahhit, ilk defa bu filmde sinemaya başlamıştır), Vurun Kahpeye 1949 ve 1955'te, Yolpalas Cinayeti 1956'da, Sinekli Bakkal 1967'de filme alınmıştır. Bu son eser, 1968 yılına kadar yirmi altı defa basılarak rekor kırmıştır. Öte yandan, Sinekli Bakkal romanının İngilizce'ye, Norveç ve Felemenk dillerine çevirileri de, batı ülkelerinde büyük ilgi uyandırmış, takdirle okunmuştur.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#57
HOCA İSHAK EFENDİ


Hoca İshak Efendi, Yanya’nın Narda kasabasında doğdu. Doğduğu yıl kesin olarak belli değildir. 1834 yılında öldü.

Hoca İshak Efendi, XIX. yüzyıl başlarında memlekete teknik bilgilerin yayılmasında büyük hizmetleri olmuş bir Türk bilginidir.

Hoca İshak, yüksek bir öğrenim ve eğitim içinde yetişti. Güçlü bir zekası ve hafıza gücü vardı. Matematiğe ve dile karşı yeteneği büyüktü. Türkçe, Arapça, Farsça, Yunanca, Fransızca, Lâtince ve İbranice dillerini çok iyi biliyordu.

1815 yılında Mühendishane’ye hoca oldu. Divanı Hümayun tercümanlığı ve benzeri devlet görevlerinde bulundu. Ancak onun en büyük hizmeti, memlekette teknik bilgilerin yayılmasına çalışmasıdır. Teknik alanda on bir kadar eser yazdı. En önemli eseri Mecmua-i Ulûm-u Riyâziye adlı dört ciltlik matematik kitabıdır. Diğer eserleri fizik, kimya, geometri ve istihkâm bilgileri üzerinedir. Birçok kimya ve fizik terimlerini kendisi icat etmiştir.

Mühendishane’de ve Tophane’de yapılan silâh ve mermileri, çeşitli yerlerde yapılan bina ve istihkâmları kontrol edip onlara yeni yönler vermekle Hoca İshak’ın memlekete büyük hizmetleri oldu. Çalışmayı çok sever ve memlekete yeni bilgilerin ve düşüncelerin gelmesini çok isteyen bir insandı. Hoca İshak Efendi’nin memleketin teknik tarihinde çok önemli bir yeri vardır
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#58
ITRÎ


Klâsik Türk müziğini kubbe kubbe coşturan, yücelten, ilâhî bir ses, bir nefes olup gönülleri büyüleyen büyük Türk bestekârı Itrî'yi saygıyla anmak gerek...
Bayram Tekbîri ve Salât-ı Ümmiye’siyle minarelerden kandil kandil yere yağan, Na’t-ı Mevlâna'sıyla Mevlâna misali âşık olan, âşkla dolan büyük müzisyen Itrî, yarattığı şaheserlerle, daha çok kitaplarda değil, Türk Milletinin gönlünde ve dilinde yaşamıştır. Bu yüzden doğduğu yıl kesin olarak bilinemiyor.
XVII. yüzyılın ortalarında, yaklaşık olarak 1640 yıllarında, İstanbul’da Yenikapı Mevlevihanesi yakınında, Yayla diye anılan semtte doğdu. Asıl adı Mustafa olup Itrî mahlasını şiirlerinde kullanmıştır. Mustafa, zengin ve kibar bir aileden gelir. Müziğe karşı büyük bir aşkı vardı.
Genç yaşındayken iyi bir öğrenim görerek, zamanın konservetuarları sayılan mevlevîhanelere devam ederek mevlevî olmuş, devrin müzik ustalarından ders almıştır. Bu ustaların başında, büyük bestekâr, Tanburî Hafız Post da vardır.
Itrî'nin ney üflediğine ve Galata Mevlevîhanesinde bir süre neyzenbaşılık yaptığına dair bir hikâye vardır.

Buna göre:
Sultan IV. Mehmed zamanında, İstanbul Galata Mevlevîhanesine Derviş Çelebi, şeyh olarak tayin edilir. Geleneklere uyularak şeyhin posta oturacağı gün, mukabele denen büyük bir ayin düzenlenir. Ayinden önce, dergâh şeyhini tebrik için gelenler, değerli hediyeler de getirirler. Ayinin yapılacağı “Semâhane” bu hediyelerle dolup taşar. Ayin başlamak üzeredir, derken kapıdan soluk soluğa, saz gibi sararmış, boynu büyük, fakir genç bir derviş girer. Herkesin gözü bu dervişe takılır. (Bu da kim?...) diye birbirlerine bakışırlar. Derviş, ince bir tevazu ve edeple, şeyhin elini öper, sonra da koynundan bir ney çıkararak:

¤ Bu neyden başka dünyalığım yok. Bu niyâzımı bir hediye olarak kabul buyurunuz efendim. der ve şeyhe uzatır. Şeyh, neyi alır, öper, dervişe sorar :
¤ Adın nedir senin?
¤ Derviş Mustafa kulunuzum. Itrî de derler.
¤ Bu ney senin mi?
¤ Eyvallah!
¤ Üfler misin?
¤ Eyvallah...!

Itrî ney'ini üflemeğe başlar. Birdenbire sesler susar, tüm davetliler kulak kesilir neye... Bu bir ses, bir nefes değil, yürekten dökülen âşk nağmeleri... Itrî üfledikçe coşar, coşturur, ney inledikçe hıçkırıklar artar, gönüller düğüm düğüm çözülür, koca salonda çıt çıkmaz. Neden sonra Itrî'nin artık nefesi tükenmiştir. Başı şeyhin dizlerine düşer. Şeyh, onu alnından öperek, ayağa kaldırır.

¤ Biz postun bahtında, sen dostun gönül tahtında oturuyorsun. Tanrı âşk derdini arttırsın. Aferin Itrî... diye iltifatlar eder.
Itrî, o günden sonra, bir süre dergâhın neyzenbaşısı olarak, Naat-ı Mevlâna'yı burada besteler.

Itrî, aynı zamanda üstad bir şairdir. Şiirlerini bir arada toplıyan Divân'ı ele geçmemiş ise de; dağınık şiirlerinden bu konuda oldukça ileri olduğu anlaşılmaktadır.
Devrin padişahı Sultan IV. Mehmed, Kırım Hanı Gazi Selim Giray, Itrî'yi takdir eden, onu sarayına alan devlet büyükleri arasında gelir.
Osmanlı Sarayındaki fasıllara katılan Itrî'nin binden fazla eseri olduğu söylenirse de, bugün bunlardan ne yazık ki, çok azı elimizdedir. Dinî eserleri arasında Bayram Tekbiri gerçek bir şaheser olarak, Türkiye sınırlarından taşmış, İslâm memleketlerinde de okunmuştur. Her mevlevî ayininin başında okunan rast makamındaki Naat-ı Mevlâna ise ölümsüz eserlerinden biri olmuş, üç yüz yıldan beri okuna gelmiştir. Dindışı eserleri arasında çeşitli besteleri fasıllarda baş tacı edilmiş, Türk müziğinin çiçekli bahçesi olarak tanımlanmıştır. Güftesi Nef-î'nin olan:

“Tûtî-i Mû'cize-gûyem, ne desem lâf değil...” adlı segâh yürük semâîsi, yine güftesi Nâbi'nin olan:
“Gel ey nesîm-i sabâ, hatt-ı yardan ne haber...” adlı İsfahan zencîr bestesi ve daha otuzdan fazla bestesi ile Itrî, sözde ve sazda, Klâsik Türk Müziği’nin zirvesine çıkmış, adını anıtlaştırmıştır.

Itrî müzikten başka bahçe ve meyveye de meraklı idi. Tabiatı seviyordu. Bahçesinde o zamana kadar görülmemiş çiçekler ve meyveler yetiştiriyor, yeni cinslerde yeni renkler, yeni lezzetler ve yeni rayihalar vücuda getirmek istiyordu. İstanbul’un ünlü “Mustabey Armudu”nu ilk defa Itrî yetiştirdi.
Itrî'nin doğum tarihi kesin olarak bilinemiyorsa da, ölüm tarihi kesindir. Yetmiş yaşına doğru, 1712 yılı Ocak ayında İstanbul'da ölmüş, Yeni Kapı Mevlevihanesi dışına gömülmüştür. Mezarının yeri de kesin olarak bilinememektedir.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#59
İBNİ SİNÂ

Büyük Türk bilginidir. Ailesi Belh'ten gelerek Buhara'ya yerleşmişti. İbni Sinâ, babası Abdullah, maliyeye ait bir görevle Afşan'dayken orada doğdu. Olağanüstü bir zekâ sahibi olduğu için daha 10 yaşındayken Kur‘an-ı Kerim'i ezberledi. 18 yaşında çağının bütün ilimlerini öğrendi. 57 yaşındayken Hemedan'da öldüğü zaman 150'den fazla eser bıraktı. Eserleri Latince’ye ve Almanca’ya çevrilmiş, tıp, kimya ve felsefe alanında Avrupa’ya ışık vermiştir. Onu Latinler “Avicenna” adıyla anarlar ve eski Yunan bilgi ve felsefesinin aktarıcısı olarak görürler.

İbni Sinâ, daha çocukluğunda, çevresini hayrete düşüren bir zekâ ve hafıza örneği göstermiştir. Küçük yaşta çağının bütün, ilimlerini öğrenmişti. Gündüz ve gece okumakla vakit geçirir, mum ışığında saatlerce, çoğu zaman sabahlara kadar çalışırdı. Pek az uyurdu. Kafası öylesine doluydu ki, uyanık iken çözemediği bir takım meseleleri uykusunda çözer ve uyandığı zaman cevaplandırılmış bulurdu.Bir keresinde, Aristo metafiziğini inceliyordu. Defalarca okuduğu halde bir türlü esasını kavrayamamıştı. Buhara çarşısında gezerken sergide bir kitap gördü. Mezat tellâlı, bunu satın almasını, bu sayede birçok meseleyi kolayca halledebileceğini söyledi. Bir mezat tellâlının bildiği kitabı bilememek, İbni Sînâ'ya çok güç geldi. Onun okuma huyunu herkes öğrendiği için, bilhassa kitap satıcıları kendisini tanıyorlardı. İbni Sînâ, kendisine tavsiye edilen Fârabî'nin Aristo'ya ait şerhini satın aldı. Bir defa okumakla, o çözemediği noktaların büyük bir açıklığa kavuştuğunu gördü: “Şükür sana Yârabbi!” diye secdeye kapandı ve Fârabî'nin yolunda fukaralara sadaka dağıttı. Oysa, İbni Sinâ doğduğu zaman Fârabî otuz yaşındaydı ve bu olay geçtiği sırada da hayattaydı.
Buhara Emiri Nuh İbni Mansur’u ağır bir hastalıktan kurtardı ve bu yüzden de Samanoğulları sarayının kütüphenisinde çalışma iznini aldı. Bu sayede pek çok eseri elinin altında bulduğu için vaktini kitap okumak ve yazmakla geçirdi. Hükümdar öldüğü zaman o, henüz yirmi yaşındaydı ve Buhârâ'dan ayrılarak Harzem'e gitti: EI-Bîrûni gibi büyük bir şöhret ve değerin, onun çalışkanlığına, bilgisine değer vermesi, kendisini yanına kabul etmesi, beraber çalışması, hakkında kıskançlığa yol açtı. Bu yüzden takibata bile uğradı. Harzem'de barınamayarak yeniden yollara düştü. Şehirden şehre dolaşarak nihayet Hemedan'a kadar geldi ve orada kalmaya karar verdi.
İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Farsça olan birkaçı dışında bunların hepsi Arapça'dır. Çünkü o devirde ilim eserlerini Arap diliyle yazmak âdetti. Arapça'ya bu bakımdan değer verilirdi. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir. Kendisinden sonra yetişen Gazâli, Fârabî'yi' ondan öğrenmiştir. Düşünce ve anlayış bakımından İbn-i Sina, Farabî ile İmam Gazâlî arasında bir köprü vazifesi görür. Yunan felsefesini İslâm ilmi olan Kelâm ile, yâni Tanrı bilgisiyle bağdaştırmaya uğraşmıştır. Eğer o gelmeseydi, Farabî'nin kurduğu temel Gazâli'nin yorumuyla gelişemeyecek, arada büyük bir boşluk hasıl olacaktı.
Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete ulaşan İbni Sinâ, yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi, eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır... Bununla beraber, batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb, yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbni Sinâ, resmî saray doktorluğu da yapmıştır. Ama şöhreti her ne kadar tip ilmiyle ilgiliyse de asıl kişiliği, Ortaçağda uzun süre tartışma konusu olan Tanrı varlığının mutlak bir zorunluluk olduğu konusundaki Kelâm meselelerine getirdiği kesin çözüm yolundan ileri gelmektedir.
Matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. İnsan bilgisinin Tanrıyı ve kâinatı mutlak şekilde anlamaya elverişli olmadığını söylerken, aklın varlığını kabul eder. İnsandan bağımsız bir ruhun varoluşu, İbni Sînâ'ya göre Tanrıdan yansıyan bir delildir. İbni Sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.
Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fi’t-Tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları ve Aristo’nun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbü’l-İnsâf’ı başta gelen eserlerindendir.İbni Sina kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet, kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde İbni Sina’nın büyük yardımı olduğunu söyler.Bu çalışmaları ve etkileriyle İbni Sina Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbni Sina çok güzel şiirler yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.
İbni Sina, 1037 tarihinde Hemedan’da mide hastalığından öldü.
İbn-i Sina’nın asıl büyüklüğü doktorluğundadır. Şifâ adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi, ismine rağmen tıptan çok matematik, fizik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını içine alır. Onun tıp şaheseri, kısaca Kanûn diye bilinen el-Kanûn Fi’t-Tıb adlı büyük kitabıdır. Eser, fizyoloji, hıfzıssıhha, tedavi ve farmakoloji bahislerine ayrılmıştır. Konular dikkatle incelendiğinde İbn-i Sina’nın bugünkü tıp için bile geçerli olan pek çok ileri görüşleri bulunduğunu; mesela mikroskop olmadığı halde, hastalıkların ‘mikrop’ mefhumuna benzer yaratıklarca meydana getirildiğini sezebildiğini görürüz.
İbn-i Sina’nın Kanûn adlı eseri XII. yüzyılda Latince’ye çevrildi ve Batı tıp aleminde bir patlama tesiri yaptı. Roma’nın Galen’i de, Er Razi’de ilimde eriştikleri tahtlarından indirildiler ve çağın Fransa’sının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversiteleri’nin temel kitabı Kanûn oldu. Durum XVII. yüzyılın ortalarına kadar böyle devam etti ve İbn-i Sina, 700 yıl Avrupa’nın tıp hocası oldu. Altı yüzyıl önce Paris Tıp Fakültesi’nin kütüphanesinde bulunan 9 ana kitabın en başında İbn-i Sina’nın Kanûn’u yer almıştır.
Bugün hala Paris Üniversitesi’nin tıp fakültesi öğrencileri St. Germain Bulvarı yanındaki büyük konferans salonunda toplandıklarında iki Müslüman doktorun duvara asılı büyük boy portresiyle karşılaşırlar. Bu iki portre, İbn-i Sina ve er-Razi’ye aittir.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
#60
ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI


Erzurumlu İbrahim Hakkı 1705 yılında Hasankale'de doğdu. Osman Efendi adlı bir şeyhin oğludur. Babası saygın bir mutasavvıf idi ve İbrahim Hakkı'yı iyi bir eğitimle yetiştirdi.

İbrahim Hakkı olgun bir düşünürdü. Yetmişten fazla eser yazdı. Eserleri arasında en meşhuru olan Marifetname adlı eseri, yaşadığı dönemin bütün bilgilerini kapsayan ansiklopedik özellikte bir eserdir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname adlı eseriyle insanlara önce çevrelerindeki eşyayı, daha sonra kendilerini ve en sonunda da Tanrıyı bildirmeyi amaçlıyordu. Kitabın içindeki Kıyafetname adlı bölüm ise bir çeşit görgü bilimidir.Erzurumlu İbrahim Hakkı, dar çevresi içinde tasavvufu ve Doğu felsefesini öğrenmişti. O, derin düşüncesiyle cisimlerin birleşmesini, hayatın doğuşunu, cinslerin gelişmesini yepyeni bir görüşle ortaya atmıştı.
Ona göre Tanrı önce "Kendi nurundan bir cevher var edip, andan cemi kainatı tedric ve tertib ile halk etmiştir; buna Cevher-i Evvel denir."

Erzurumlu İbrahim Hakkı'ya göre, bütün varlık küre şeklindedir: "Alemin her ne tarafına nazar olunsa şekli muhaddep görünür." "Arzda ve semada müşahede olunan bütün şekiller yuvarlaktır". Einstein bu görüşü ondan çok daha sonra matematiksel yollardan göstermiştir.İnsanların nazarında çok önemli bir yer işgal eden Marifetname adlı eseri defalarca basılmıştır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı 1771 yılında vefat etti.

Benzer konular

Cevap yazabilmek için giriş yapmalı veya kayıt olmalısınız.

Şu an bu konuyu okuyanlar

0

0 üye, 0 ziyaretçi ve 0 arama motoru