C
Biyografiler

A dan Z Ye Türk Büyükleri

  • CF TEAM
  • 140 cevap
  • 2,6K görüntülenme
  • Sabit
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SULTAN SENCER


Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın oğlu olan Sencer 1086’da Sincar’da doğdu. Küçük yaşından itibaren devlet tecrübesi kazanan Sencer, ağabeyleri Berkyaruk ve Muhammed Tapar zamanında devlet hizmetinde bulunarak, doğuda çıkan isyanları bastırdı. Buradaki başarıları üzerine Horasan melikliğine tayin edilen Sencer, Haziran 1102’de Selçuklu Devleti’ne saldıran Karahanlı Hükümdarı Kadir Han’ın saldırılarını bertaraf etti. Ayrıca Gaznelileri, Selçukluya bağladı.

Babası Melikşah’ın siyasetini takip eden Sencer, Horasan’dan itibaren, devletin doğusunda Selçuklu düzenini yeniden kurdu. Berkyaruk’tan sonra tahta geçen Muhammed Tapar’ın ölümü üzerine, 18 Nisan 1118’de küçük yaştaki oğlu Mahmut Büyük Selçuklu Devleti tahtına çıkarılırken; Sultan Sencer de 14 Haziran 1118’de Horasan’da bağımsızlığını ilan etti.

14 Ağustos 1119’da Save’deki savaşta yeğenine galip gelen Sencer, Büyük Selçuklu Sultanı oldu. Devletin merkezini de Irak-ı Acem’den Horasan’a nakletti. Bundan sonra çevresinde büyük savaşlar ve fetihler yapan Sultan Secer, Sultan-ül A’zam unvanını kazandı. 1132’de Karahanlıların, 1136’da Gaznelilerin, 1141’de Karahitayların ve 1147’de de Harezmlilerin isyanını bastıran Sencer, 1152 yılında da Gurluları mağlup etti.

Fakat Sultan Sencer 1153’te Oğuz Yabgu ile Belh’te yaptığı savaşı kaybedince esir düştü. Sencer, esaret altında sultan olmak istemediğinden, sultanlığı terk ederek Merv Hankahı’na kapandı. Buradaki 3 yıllık esaretten sonra Nisan 1156’da kurtarıldı. Ancak 29 Nisan 1157’de 91 yaşındayken Merv’de vefat ederek, kendi yaptırdığı türbeye defnedildi.

Bilim adamlarına sahip çıkan ve bilimi teşvik eden Sultan Sencer’in döneminde, Horasan bütün İslam dünyasına ve Anadolu’ya din ve bilim adamı sevkeden bir merkez olmuştu.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SÜLEYMAN PAŞA


Süleyman Paşa, Şıpka Boğazı’nda Ruslar’a karşı çetin savaşlar yapıp onları yendiği için “Şıpka Kahramanı” diye anılır. Ancak onun memlekete hizmetleri sadece savaş meydanlarındaki cesaret ve kahramanlığıyla değildir.

O, yazdığı kitaplarla ve okuttuğu öğrencilere aşıladığı düşüncelerle Türk milletinin benliğini uyandırmaya çalıştı. Ona göre, Osmanlı Devleti’ne hâkim olan unsur Osmanlı değil Türk milletidir. Onun konuştuğu dil Osmanlıca değil, Türkçe’dir. Bu düşüncesini uygulamak için de Sarf-ı Türkî adıyla Türkçe bir gramer yazdı.

Süleyman Paşa’nın en önemli eseri Tarîh-i Âlem’dir. Süleyman Paşa bu tarihinde Türkiye’de ilk defa Türklerin kökleri ve ana yurtları üzerinde önemli bilgiler verdi. Paşa, Hiss-i İnkılâp adlı eserinde, bizzat kendisinin vatan ve inkılâp yolundaki çalışmalarını anlatır.

Onun diğer eserleri arasında, Osmanlı-Rus seferine ait Umdetü’l-Hakâyık adlı eseri de yer almaktadır.

Süleyman Paşa 1838 yılında İstanbul’da doğdu. Bir şekercinin oğlu idi. Hamidiye Okulu’nu bitirdi. Çalışkan ve uyanık bir öğrenci idi. Aynı okulda edebiyat ve tarih okuttu.

1874’te general rütbesiyle Harbiye Mektebi Nazırlığına getirildi. Askeri okulların kurulmasında ve programlarının düzeltilmesinde hizmetleri oldu. Sonra 1876 Rus savaşında başarılar gösterdi ve mareşalliğe yükseldi. Şıpka’daki zaferlerini tamamlayamadı, zira ordu, İstanbul’dan yönetiliyordu.

Süleyman Paşa, Tuna Orduları Başkomutanı oldu. Padişaha düşüncelerini anlatamadı. Süleyman Paşa daha önce Abdülâziz’i tahttan indirenler arasında bulunmuştu. İkinci Abdulhamit ona en yükümlü işleri verdi. Ancak, Ruslara karşı yenilginin sebeplerini ona yükleterek rütbesini geri aldı ve Bağdat’a sürdü.

1892 yılında, 14 yıllık bir sürgün hayatından sonra Bağdat’ta öldü. Mezarı Bağdat’tadır
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
ŞAH CİHAN


Şah Cihan, Ekber Şah’ın torunu ve Cihangir Selim Şahın oğludur. 1591’de doğdu. 1628’de tahta çıktı. Hindistan’da kurulmuş olan Türk İmparatorluğunun beşinci hükümdarı olan Şah Cihan, Hindistan’daki Türk hâkimiyetinin en parlak dönemlerinden birini yarattı.

Şah Cihan, çok zengin ve muhteşem bir hükümdarlık devri yaşadı. Sanata ve ilme büyük değer verirdi. Onun zamanında birçok uygar anıtlar kuruldu. Delhi şehrini imar edip büyüttü. Şah Cihan’ın tahtındaki mücevherler dillere destan olmuştu.

Şah Cihanın, çok sevdiği karısı Mümtazmahal namiyle şöhret bulan Ercüment Banu için Ağra’da yaptırdığı göz kamaştırıcı Tac Mahal Türbesi, Türk sanatının en ince ve yüksek mimarî eseri olarak günümüzde hâlâ gözleri kamaştırmaktadır. Tac Mahal, Türk uygarlığının en güzel anıtlarından biri olarak yaşamaktadır. Bu eserle Şah Cihan, Türk sanatının en güzel örneklerinden birini yaptırarak onu sonsuzlaştırmıştır. Bu eserin mimar ve ustaları İstanbul’dan gitti.

Hayatının son yılları hastalıkla ve hapisle geçti. Çünkü kendisi hasta olunca oğulları arasında saltanat kavgası baş gösterdi. Oğlu I. Âlemgir (Evrengzib), kardeşlerini ortadan kaldırarak babasını tahttan indirdi. Şah Cihan 1666’da öldü. O, bugün dünyanın en zarif mimarî anıtlarından biri olan Tac Mahal’de sevgili karısıyla beraber yatmaktadır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
ŞEYH EDEBALİ


1206 yılında Horasan’ın Merv şehrinde doğmuştur. Gençliğinde Anadolu’ya göç ederek önce Karaman ve daha sonra da Eskişehir’e yerleşmiştir. Karaman ve Şam’da öğrenim görmüştür. İslâmî ilimlerde geniş bir ünü vardır.

Osman Gazi Şeyh Edebalı dergahında kaldığı bir gece rüyasında şeyhin koynundan çıkan bir ayın kendi koynuna girdiğini ve göbeğinden çıkan ulu bir ağacın bütün cihanı sardığını görür. Şeyh Edebalı bu rüyayı, Osman Gazi’nin büyük bir devletin kurucusu olacağı şeklinde yorumlar. Bu yorumdan sonra kızı Bala Hatun’u Osman Gazi’ye verdiği söylenir.

Şeyh Edebalı, Osmanlı Devleti’nin siyasi, idari ve hukuki düzeninin temellerini atmıştı. Ahiliğin temel kurallarını uygulamış ve Kayı Aşireti’nin yerleşik düzene geçmesinde büyük rol oynamıştı. Bu bakımdan Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu sayılır.

1326 yılında ve 120 yaşında vefat eden Şeyh Edebalı’nın türbesi Orhan Gazi tarafından yaptırılmıştır.

Damadı Osman Gazi’nin Bey olması üzerine verdiği nasihati çok ünlüdür. Sözlerinden bugün bile derin anlamlar çıkarmak mümkündür:

Ey oğul
Bundan sonra öfke bize, uysallık sana
Güceniklik bize, gönül almak sana
Suçlamak bize, katlanmak sana
Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana
Geçimsizlikler, çatışmalar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana
Ey oğul
Bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana
Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana
Ey oğul
Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz
İnsanı yaşat ki, Devlet yaşasın

Ey oğul
Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı
Allah (C.C.) yardımcın olsun.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
II. SULTAN MAHMUT


1785 yılında doğdu. Reformları ve tarihimize Vaka-i Hayriye adıyla geçen Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmasıyla ün yapan Osmanlı padişahıdır.

Amcası III. Selim'in öldürülmesi üzerine 1808 yılında tahta çıktı. Otuz bir yıl süren saltanatı boyunca batılılaşma hareketine öncülük etti. Yurda bir çok yenilikler soktu. Besteci ve ozan oluşunun yanı sıra mükemmel bir hattattı. 1839 yılında 54 yaşında iken vefat etti. Türbesi, İstanbul'da Türbe adıyla anılan semttedir.Amcası III. Selim'in öldürülmesi üzerine tahta oturan Sultan II. Mahmut, amcasının başladığı devrim hareketine sahip çıkmaya hazırdı. Ama ne çare ki, karşısında Alemdar Mustafa Paşa ile sinmiş gibi görünmesine rağmen henüz gücünden bir şey kaybetmemiş bir Yeniçeri Ocağı vardı.

Ayrıca, Arnavutluk'tan Yemen'e, Mısır'dan Manisa'ya kadar bütün yurtta karışıklıklar mevcuttu. Sınır boyları ise savaşla doluydu. II. Mahmut böyle zor bir dönemde çıktığı tahtta amcasının yarıda bıraktığı işi tamamlamasını bildi. Bu arada, askerlik sanatını bir yana bırakıp dışarıda hamallık, kayıkçılık gibi işlerle uğraşan, ayrıca devletten ulufe (üç aylık maaş) alan yeniçerilerin başıboş gezenlerini de dağıtıp bu ocağın yerine muntazam ve batılı anlayış içinde bir ordu kurmayı başardı.
Sultan II. Mahmut, başta yeniçeriler olmak üzere Kapıkulu Ocakları'nı ortadan kaldırmak için tam on yedi yıl büyük bir sabır içinde bekledi. Yunanistan ayaklanmasıyla dahi başa çıkamayan ve kumandanlarının da tüm güvenini yitirmiş olan yeniçerilerin pek yakında bulunan bir harp vukuunda hiç bir işe yaramayacakları ortadaydı. II. Mahmut bu ocağın ortadan kaldırılması konusunda amcasının yolunu tuttu.

Ancak ne var ki III. Selim'in başına gelenler ona gayet iyi bir ibret dersi olduğundan basiretli bir şekilde hareket etti. Önce kumandanlıklara yeni bir ordunun kurulmasına taraftar kimseleri getirdi. Sonra dolambaçlı bir yol seçerek “Eşkinci Ocağı” adı atında modern bir asker ocağı kurulacağını ve bu ocağa yeniçerilerin de gönüllü olarak girebileceklerini ilan etti (25 Mayıs 1825).
Tam bir serkeşlik içinde bulunan yeniçeriler bunu bile hoş karşılamayıp 14 Haziran 1825 akşamı ayaklandılar. Ertesi sabah Atmeydanı'na çıkarak “İstemezük” diye bağrışıp kazan kaldırdılar.Sadrazam Benderli Selim Paşa, İzzet Ağa ve Hüseyin Paşalara emirlerindeki askerleriyle şehre gelmeleri emrini verirken, Şeyhülislam Tahir Efendi de Sultanahmet Meydanı'nda Sancak-ı Şerif açtı. Etrafına belli başlı bütün ulema ile yüksek medrese talebesini topladı. Kazan kaldıran âsilerin aleyhinde ateşli nutuklar söylemeye koyuldu. Tophane'den çıkartılan topçu birlikleri de Atmeydanı ile Aksaray'daki yeniçeri kışlalarına sevk edilmişti.

Tarihte ilk kez yeniçeri kışlaları topa tutuldu. Ağa Hüseyin Paşa, emrindeki asker ve ondan daha kalabalık bir halk kitlesi ile kışlalara hücum etti. Aralarında Tophane İmamı Hacı Hafız Ahmet Efendi'nin de bulunduğu asker ve halk topluluğu cebren kışlalara girdi. Kanlı bir boğuşma başladı. 6.000 yeniçeri öldürüldü. En az 20.000 yeniçeri de tevkif olunup uzak yerlere sürgün edildiler.
Böylelikle Yeniçeri Ocağı tarihe karıştı. Şan ve şeref dolu yıllardan sonra bir çapulcu yatağı halini almış bulunan 465 yıllık Yeniçeri Ocağı yerini Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye adını taşıyan yeni orduya terk etti. Ağa Hüseyin Paşa ilk Serasker (Savunma Bakanı) olarak bu yeni orduyu kurmaya memur kılındı. Eski Saray(Bugünkü İstanbul Üniversitesi Merkez binası) Seraskerlik, Süleymaniye’deki Yeniçeri Ağalık Sarayı da Şeyhülislamlık binası yapıldı.
Vaka-i Hayriye adıyla anılan bu hareket ile memlekette reformlar devri başlamış oldu. Önceleri halk arasında Sultan II. Mahmut’a “Gâvur Padişah” adı verilmesine rağmen o, işe kıyafet kanunu ile girişti (3 Mart 1829). Din adamları dışında kalan bütün devlet memurlarına fes, ceket ve pantolon giydirtti. Sarığı, cübbeyi ve kaftanı ilk atan da kendisi oldu.
Sonra bu yeni kılık içindeki resimlerini resmî dairelere astırdı. Saray teşkilatının yanı sıra devletin işleme düzeni de tamamen değiştirildi. Yurtta baş döndürücü bir imar hareketi başlarken buharlı gemiler ile makineler getirtildi. Yeni matbaalar açıldı. 1 Kasım 1831 gününden itibaren devlet tarafından Türkçe, Fransızca ve Arapça olarak hazırlanan Takvîm-i Vekâyi Gazetesi yayımlanmaya başladı. Batı müziği, bando, orkestra, opera ve tiyatro yurda girdi. Harp Okulu ile Tıp Fakültesi onun döneminde kuruldu.
Sultan II. Mahmut bütün bu yenilikleri başardı ve bütün bir millete zorla da olsa kabul ettirdi. Fakat bunların başarılması yolunda karşılaştığı gaileler, sağlık durumunu hayli bozmuştu. Verem denilen o amansız illete yakalandı. Hekimlerin bütün ihtimamına rağmen günden güne eridi. Nihayet 54 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SELÇUK BEY


Selçuklu Devleti’ne adını veren Selçuk Bey, Aral Gölü ile Hazar denizi arasına hakim olan Oğuz Devleti’nin komutanlarından Dukak Subaşı’nın oğludur.

X. yüzyılın başlarında doğan ve Dukak Bey öldüğü zaman henüz 17-18 yaşlarında olan Selçuk Bey, Yabgu’nun yanında görev aldı ve yetişti. Daha sonra da Yabgu Oğuzlarına subaşı oldu.

Genç yaşına rağmen yüksek mevkilere ulaşan Selçuk Bey’in giderek artan itibarı, Oğuz Devleti’nin Yabgusu ve eşini rahatsız etti. Bir süre sonra Yabgu ile arası açılan Selçuk Bey, kendisine bağlı kalabalık Oğuz kütleleriyle, Maveraünnehir’e doğru göç etti. Çok sayıda at, deve, koyun ve sığırı da yanlarında götürdüler. Bu göçün asıl sebebi yer darlığı ve otlak yetmezliği idi.

Selçuk Bey 960’ı takip eden yıllarda Seyhun (Sırderya) nehri kenarında yine bir Oğuz şehri olan Cend’e geldi. Maveraünnehir’den daha evvel göç etmiş Müslüman Türkler de burada oturuyordu. Selçuk Bey’in Türklerle diğer İslâm ülkeleri arasında bir sınır teşkil eden Cend’e gelişi, tarihte önemli bir çağın başlangıcı sayılır.

Selçuk Bey, bu yeni bölgenin siyasî ve sosyal şartlarını da değerlendirerek, kendisine bağlı Oğuzlarla birlikte Müslüman oldu. Buhara ve Harezm gibi yakın İslâm ülkelerinden de din adamları istedi. Böylece, Türkmen adıyla da anılan bu Türk kütlesi, siyasî ve sosyal yönden yeni bir hüviyet kazanmış oluyordu. Artık o, İslâmiyet için “cihada hazır bir gazi” idi. Nitekim, Oğuz Yabgusu’nun memurları Cend şehrine yıllık vergiyi almak için geldikleri zaman “Ben kâfirlere haraç vermem” diye onları uzaklaştırdı. Gerçekten de Oğuz Yabgusu henüz Müslümanlığı kabul etmemişti.

Bundan sonra İslâmiyeti yaymak için mücadeleye başladı. Oğuz Devletine karşı yaptığı çarpışmalardan iki önemli fayda sağladı. Birinci fayda, Müslüman Oğuzların kendisine katılması ve savaşlarda görev alması oldu. İkinci fayda ise, Cend şehri ve civarında Yabgu’nun nüfuzunu kırarak kendi bağımsızlığını ilân etmesi idi. Komşu devletler de onun bağımsızlığını tanıdılar. Artık Selçuklu Devleti kurulmuş oluyordu. Şimdilik küçücük bir devlet idi ve tam bağımsız sayılamazdı.

Bu sırada Türk Karahanlı Devleti ile İranlı Sâmanî Devleti savaş halindeydiler. Sâmanî Devleti, Selçuk Bey’den yardım istedi. Selçuk Bey’in hem yeni topraklara ihtiyacı, hem de Büyük Türk Hakanlığı’nda gözü vardı. Oğlu Arslan Bey’in kumandasında gönderdiği kuvvetler sayesinde Sâmanî Devleti Karahanlılara galip geldi. Bunun sonucu ve karşılığı olarak da Buhara ile Semerkant arasında, Nûr kasabası yakınlarında bir bölge yurtluk olarak Selçuklulara verildi.

Artık Selçuklu Devleti, bir yanda Karahanlı Türk Devleti, öbür tarafta İran Sâmanî Devleti olmak üzere iki büyük devlet arasında yer almış bulunuyordu ve burada tutunmak zorundaydı. Selçuklular, iki devletle ilişkilerini bütün fırsatları değerlendirerek dengelediler.

Karahanlılar 992’de Sâmanîler başkenti Buhara’yı zaptettiler. Sâmanîler bölgeye yani Maveraünnehir’e ancak Oğuz Devletinin yardımı ile tekrar hâkim olabildiler. Fakat artık Sâmanî Devletinde huzursuzluk ve kargaşa yoğunlaşıyordu. Bundan Gazne Türk Devleti de yararlanmak istedi. Çünkü yeni Gazne Türk Devleti henüz Sâmanîlere bağımlı olmaktan kurtulamamıştı ve kurtulmak için fırsat kolluyordu.

Sâmanî Devleti, Büyük Hakanlığı elinde tutan kuvvetli Karahanlı Devleti ile, gittikçe kuvvetlenen Selçuk ve Gazne Türk devletleri arasında yok olmaya mahkûmdu. Türk devletleri de Büyük Hakanlık için birbirleriyle mücadele verdiler ve yavaş yavaş üstünlüklerini kabul ettirdiler.

Mikail, Arslan, İsrafil, Yusuf ve Musa adındaki oğullarıyla birlikte Büyük Selçuklu Devleti’nin temellerini atan Selçuk Bey 1009 yılında ve 100 yaşlarında öldüğü zaman devleti iyice teşkilâtlanmış, Selçuklu İmparatorluğunun temelleri tamamen atılmıştı.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SULTAN VELED


Anadolu Selçukluları devrinde, bugünkü Karaman, Lârende adıyla tanınıyordu. Bir gün Lârende'ye sevinçli bir haber ulaşmıştı. Ailesi ile birlikte Horasan'ın Belh şehrinden göçen ve birçok yerleri dolaştıktan sonra Anadolu'ya yönelen Sultan'ül-Ulema Bahaeddin Veled, oğlu Mevlâna Celâleddin'le birlikte, Lârende'ye geliyorlardı. Haber kısa sürede bütün şehre yayıldı. Lârende Valisi Emir Musa, şehrin ileri gelenleri ile birlikte, Bahaeddin Veled'i karşılayarak sarayına davet etti.

Hiç bir şehirde, hiç kimseye yük olmak istemeyen ve medreseden başka bir yere inmeyen Bahaeddin Veled, burada da Emir Musa'nın davetini reddetti. Kendisine uygun bir medrese gösterilmesini rica etti. Emir Musa, yıllardır adını duyduğu bu şöhretli konuğa, hemen bir medrese yapılmasını emretti. Kısa sürede medreseyi tamamladılar. Bahaeddin Veled, ailesiyle birlikte medreseye yerleşti.

Bu sırada Mevlâna genç bir bilgin olarak babasının derslerine devam ediyor, gece gündüz okuyor, araştırıyordu. Bahaeddin Veled ile birlikte Belh şehrinden göçen ve Karaman'a yerleşen has müritlerinden Şerafeddin Lala'nın Gevher Hatun adında güzellikte eşsiz, melek huylu bir kızı vardı. Bahaeddin Veled, bu kızı, oğlu Mevlâna Celâleddin için istemiş, ihtiyar Lala, bunu bir mutluluk sayarak hemen kabul etmişti. Mütevazi bir düğünle, her ikisinin nikâhları kıyıldı. Bu mutlu evlenmeden bir süre sonra, 24 Nisan 1226 da Mevlâna Celâleddin'in bir oğlu dünyaya geldi, adını Sultan Veled koydular.

Mevlâna'dan sonra Mevlevîliğin kurucusu, tanınmış bilgin ve şair, büyük mutasavvıf Sultan Veled'in yaşantısı, Karaman'da böyle başlamış, iki yıl sonra da, Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad'ın daveti üzerine, tüm aile, başkent Konya'ya gelip yerleşmişti.

Sultan Veled, Konya'da büyümüş, öğrenimini Konya'da tamamlamıştı. Onun fikir ve eserlerinde Mevlâna'nın etkisi büyüktür. Babasının yakın dostları olan Şems-i Tebrizî, Selâhaddin-i Zerkubî, Çelebi Hüsameddin gibi tasavvuf bilginlerinin sevgisini kazanan Sultan Veled, bu ulu kişilere içtenlikle bağlanmış, onlara sonsuz bir saygı beslemiştir.

Öyle ki, Mevlâna'nın ölümünden sonra, babasının yerine kendisi oturmamış, bu makama, babasının can dostu Çelebi Hüsameddin'i uygun görmüştü. Çelebi Hüsameddin, 1284 yılında ölmüş, bu kez Mevlevî topluluğunun ısrarı üzerine Mevlevîlik postuna ancak o zaman oturmuş, Mevlevîliğin kurucusu olmuştur.

Sultan Veled, ölüm tarihi olan 1312 yılına kadar, oğlu Ulu Ârif Çelebi'yle birlikte, Mevlâna'nın fikirlerini yayan, eserlerini tanıtan bir mürşid olarak Mevlâna’yı temsil etmiştir. Devrin sultanları ve devlet ileri gelenlerince de sayılmış ve sevilmiş, Anadolu'da başlayan “Türkçecilik” akımına da uyarak birçok şiirlerini Türkçe yazmıştır. Onun kaside ve gazellerinin bulunduğu, Divân'ından ayrı olarak, İbtidânâme, Rebabnâme, İntihânâme ve Maârif adlı dört büyük eseri vardır. Bu eserlerinde Mevlâna'nın üslûbunu, fikir ve düşüncelerini bulmak mümkündür.

Sultan Veled'in Türkçe şiirlerinde, çağdaşı ve fikirdaşı Yunus Emre'nin akıcılığı, coşkunluğu ve berraklığı bulunmamakla birlikte, XIII. yüzyıl sonlarında başlayan, Anadolu'daki Türkçecilik akımına oldukça önemli katkıları vardır. Türkçe, bir şiirinde şöyle seslenir:

Senin yüzün güneşdür yoksa aydır
Canım aldı gözün dahi ne aydır
Benim iki gözüm bil ki canımsın
Beni cansız koyasın sen bu keydür

Gözümden çıkma kim bu yer senindir
Benim gözüm sana yahşi saraydır
Ne oktur bu ne ok kim değdi senden
Benim boynum süngüydü şimdi yaydır.
Sultan Veled'in İbtidâname adlı eserine Sultan Veled Mesnevisi de denir. Veled bu eserinde, Mevlâna'yı ve onun dostlarını anlatmakta ve eserinin önsözünde şöyle demektedir:

(Babam, yaratılış ve huy bakımından bana en fazla benzeyen sensin sözüyle beni kardeşlerinin, müritlerin ve bilginlerin arasından seçmişti. Ona benzemeye çalıştım. Kendisi şiirler söylemiş, divânlar meydana getirmişti. Ben de onun gibi bir divan meydana getirdim. Sonra dostlar, Mevlâna'ya uyup bir divân tertip ettin, Mesnevi yolunda da ona uyman gerektir dediler. Ona benzemek için bu işe başladım.)

Görüldüğü gibi, Sultan Veled, ömrü boyunca babası Mevlâna Celâleddin-i Rûmî'nin izini izlemiş, onun yolundan gitmiş, ona benzemek istemiştir.

11 Kasım 1312 Cumartesi gecesi, 86 yaşındayken hayata gözlerini kapadığı zaman, dostları onu babasının sağ tarafına gömmüşlerdi. Bugün Konya'da Mevlâna'nın Türbesindeki altın işlemeli sanduka, hem Mevlâna'yı hem de Sultan Veledi örtmektedir.

Sultan Veled, Anadolu'da doğan fikir güneşleri arasında seçkin yerini her çağda korumuş, özellikle Mevlâna'nın eserlerini çoğaltan, fikirlerini yayan ve Mevlâna hayranlarını Anadolu'da küme küme bir araya getiren bir teşkilâtçı olarak Mevlevî tarihinde büyük önem kazanmıştır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SÜLEYMAN ŞAH


Osmanlı Türkleri, Oğuzların Bozok kolundan Kayı boyuna mensupturlar. Kayıhan, Günhan’ın oğludur. Kayı kelimesi ise dağdan inen sel, tipi, çığ manasına gelmektedir.

Oğuzlar, Oğuz Han’ın neslinden gelen en temiz bir soydur. Bunlar Müslümanlığı kabul edince, Türkmen adıyla adlandırılırlar. Türkler, Avrupalı kavimler gibi beyaz ırka mensupturlar. Moğollarla katiyen bir alakaları yoktur. Oğuz Türkleri beyaz tenli, kumral saçlı, ela gözlü, kuvvetli vücutlu yüksek ahlaka sahip insanlardır. Hürriyet ve istiklallerine aşık bir millet olduklarından, tarihin hiçbir devrinde, esaret boyunduruğuna girmemişlerdir.

Oğuzların cihan tarihinde devletleri 3000 yıldan beri devam etmektedir. Oğuz Türkleri, Hun Türkleri, Göktürk İmparatorluğu, Selçuklu İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere devamlı olarak dört büyük imparatorluk kurmuşlardır. İlk üç imparatorluğu Çinliler ve Moğollar, daimi akınlarıyla yıkınca bu defa Oğuz Türkleri Osmanlı İmparatorluğunu kurdular.

Osmanlı Devleti’ni kuran Türklerin atası Kayaalp oğlu Süleyman Şah’tır. Osmanlıların Oğuz Han’a kadar şu silsilenameleri eski yazma tarihlerde kayıtlıdır. Osman Gazi’den itibaren Ertuğrul, Süleyman Şah, Kayaalp, Kızılboğa, Baytar, Iğla, Kutluğ, Doğan, Kaytun, Sungur Tekin, Bakı, Sunka, Yakı Timur, Basak, Göktürk, Oğuz Han, Kara Han olmak üzere şecereleri devam etmektedir. Bu şecere 155 batın olarak kabul edilmektedir.

Osmanlı Oğuz Türklerinin ana yurtları Orta Asya’da bulunan Tanrı Dağı yöresi idi. Bu üst yurda Türkler “Günortaç”, doğu taraflarına “Hatay”, batı taraflarına “Horasan”, kuzeylerine de ”Kıpçak” illeri denilirdi. Bütün yurtlarının tümünde de “Turan” ülkesi adını vermişlerdi. İstiklal ve hakimiyet mefkurelerinin adı da “Kızıl Elma” olup, müstakbel bir vatanın ideali idi.

Türk dilini konuşan bütün oba, oymak ve boylara genel olarak Türk derlerdi. Türk kelimesi, kuvvetli ve güzel manasına gelmektedir. Oğuz kelimesi ise kutlu kabileler manasınadır. Asil soydan gelen Oğuzlara Budun dillerini konuşan ve kültürlerini kabul eden kavimlere de Ulus derlerdi. Budun’lara Akkemik, Ulus’lara da Karakemik adı verilirdi.

Türkler ana cevherin muhafazasına çok dikkat ederlerdi. Çünkü devlet kuran, hakimiyet sağlayanlar asil kanı taşıyanlardı. Hakimiyetlerine aldıkları kavimlerle kan bağından çekinirlerdi. Fakat onları dinlerinde ve dillerinde serbest bırakırlardı.

Hükümdarlık, kumandanlık, idarecilik yalnız Türklere verilir, diğer kavimler yalnız ticaret işlerinde serbest bırakılırdı. Bütün tarih boyunca varlıklarını, dillerini muhafaza etmekle koruyabilmişlerdir.

Orta Asya’da bir kol olarak yaşayan ve beyaz tenli olan Türkler, Asya kavimlerinin en medenîsi ve ahlakça da en üstün birer Asya centilmeniydiler. Türklerin güzelliklerine bütün Asyalı kavimler hayrandırlar. Türkmen güzeli ilahi bir güzellik sembolüdür.

Türklerin ilk büyük devletini Günortaç elinde Oğuz Han kurdu. Bu devlete Hun İmparatorluğu denildi. Fakat bu devlete Oğuz Devleti demek daha doğrudur. Bu devlet Kore’den Hazar Denizi’ne kadar geniş topraklarda 26 devleti idaresine aldı. Fakat bu imparatorluk Çinlilerin tazyiki ile yıkıldı.

Bu devletin yerine VI. Asırda “Bumin Han”, Göktürk İmparatorluğunu kurdu. Bunlar, ilk öz Türkçe kitabeler bırakan bir Türk kavmidir. Bu dikili taşlara Orhun Kitabeleri adı verilmektedir. Bu devleti de Çinliler yıktılar. Fakat Göktürklerin bir kolu olan Uygurlar bir devlet kurarak, Türk hakimiyet ve medeniyetini devam ettirdiler.

Uygurlar dünyada ilk defa matbaayı icat eden ve kağıdı bulan bir Türk kavmidir. 840 tarihinde Uygurların tazyiki ile Oğuzların büyük kitleleri Horasan iline yerleştiler. Bu bölge Seyhun ve Ceyhun nehirleriyle Hazar Denizi arasında kalan arazidir. Araplar bu bölgeye Maveraünnehir adını vermişlerdir. Oğuzların bir kısmı Rusya ovalarını aşarak Balkanlara ve bir kısmı da Bizanslılar zamanında Anadolu’ya geldiler. Fakat bunların hepsi Hıristiyanlığı kabul ettiler.

Ancak balkanlara yerleşen Oğuzlar; Bulgarlar, Sırplar ve Boşnaklara karıştılar. Horasan illerine yerleşen büyük Oğuz kitleleri göçer evli olarak yaşıyorlardı. Araplar Horasan illerini istila ederek bu zengin ülkeyi yağmaya koyuldular. Oğuz Türkleri Araplara hakim olmak emeliyle X. asırda kütleler halinde Müslümanlığı kabul ettiler.

Artık Oğuz Türkleri; Güneş, Ay ve Çobanyıldızı’na ibadet edilen Şamanizm dininden İslam dinine girdiler. Cenab-ı Hakkın birliğine Hazret-i Muhammed’in elçi olduğuna ve Kur’an-ı Kerim’e inandılar.

İşte bu Müslüman Oğuzların “Kınık” kabilesi başbuğlarından Selçuk Han, Selçuklu İmparatorluğunu kurdu. Ön Asya ve Avrupa siyasi tarihinde büyük roller oynayan Müslüman Türklerin hakimiyeti meydana geldi. Selçuklu İmparatorluğu Horasan, İran, Arabistan ve Anadolu’yu fethederek, büyük bir Müslüman imparatorluğu oldu. Selçuklu Türkleri, Arap kavimlerine hakim olmakla beraber, Müslümanlık adına Avrupa kıtasından gelen Haçlı ordularıyla çarpıştılar. İran ve Anadolu’da yüksek bir Türk medeniyeti meydana getirdiler. Nihayet Selçuklu Devleti, XIV. asrın başında Moğolların tazyiki ile yıkıldı. İşte bu devletin yerine de Oğuzların bir kolu olan Kayhan kabilesi Osmanlı İmparatorluğunu kurmağa muvaffak oldu.

Oğuzların Kayihaniler kabilesi, Horasan ilinin Mahan ovasında bulunan Merv şehri dolaylarına yerleşmişlerdi. Kayihaniler birçok oba ve oymaklardan oluşan büyük bir Oğuz aşiretiydi. Bunlar göçebe değil, göçer-evliydiler. Yani bu aşiret tam teşkilatlı bir seyyar site halinde bulunmaktaydı.

Oğuzların sosyal bünyeleri üçe ayrılmaktadır. Bir kısım Oğuzlar toprağa bağlı çiftçiler, ikinci büyük kısım ise sürü sahibi yörükler, bir kısmı da muhtelif sanat kollarıyla meşgul olan sanatkar Türklerdi. Sanatkarlar ve esnaf kısmı ahîlik teşkilatına bağlıydılar. Bu aşirette ayrıca “Horasan Erenleri” denilen alimler ve “Başbuğ” denilen kumandanlar da bulunmaktaydı.

Oğuzların başında Han dedikleri devlet reislikleri bulunmaktaydı. Han olabilmek için ana ve babanın Türkmen olması lazımdı. Türk babadan gelen şehzadelere “Tekin”, Türk anadan gelen han kızlarına da “İnal” denilirdi. İşte ancak bu töreye uygun olanlar han veya hakan olabilirlerdi. Bu gelenek Osmanlı Türklerinde Kanuni Sultan Süleyman’a kadar devam etti. Bu Oğuz aşiretinde birçok da saz şairleri vardı. Bunlara ozan adı verilirdi. Ellerindeki sazlarına da Kopuz denilirdi. Ozanlar milli günlerde Oğuzname’den parçalar okurlardı. Milli bayramlarına da Şölen adı verilirdi; o gün yemek yenir ve kımız içilerek eğlenilirdi.

Horasan ilinde Selçuklulardan sonra Harzemşahlar saltanat sürmüşlerdi. İşte, o zamanlar Kayıhan aşiretinin başbuğu Kayaalp oğlu Süleyman Şah idi

Kayihaniler, Mahan ovasında mesut yaşıyorlardı. Fakat Orta Asya’da devlet kuran Moğol Han’ı Cengiz; büyük bir ordu ile bütün batı Türkeli’ni istila etti. Harzemşahlarla kanlı savaşlara girişti. Türk Ellerinin zengin şehirlerini yağma edip halkı işkencelerle katle başladı.

Şerefname adlı tarihte şunlar yazılıdır:

“Osmanlılar; Selçuklular gibi Oğuzlara mensuptur. Bunlar Horasan’dan Anadolu’ya gelmişlerdir. Bunların bu tarafa gelişlerindeki sebep, Cengiz Han’ın zulümleri yüzünden bu havalinin darmadağın olmasıdır. Bütün musibetler her tarafı sardı. Bu felaketi her taraf duydu...”

Habibü’s-Siyer adlı eserde de şunlar yazılıdır:

“Cengiz Han, Merv şehrinde bir katliam yaptırdı. Seyit İzzeddin adında birisi Merv şehrindeki ölülerin sayılmasına memur edildi. Yanına birkaç katip de verildi. Ölülerin sayılması on altı gün devam etti; 300.000 ölü sayıldı. Bu, korkunç bir manzaraydı. Güzel kızlar ve çocuklar esir edildi. Diğer şehirlerde her askerine 25 kişi düşmek suretiyle taksim ederek halkı katlettirdi...”

1220 tarihinde Horasan Elleri, Cengiz Han’ın vahşetiyle kana boyanırken Süleyman Şah, 50.000 hane Türkmeni yanına alarak konak konak ilerlemek suretiyle Van Gölü civarındaki Ahlat şehrine geldi. Beraberinde 80.000 yiğit asker vardı. O zamanlar Ahlat’ta Türkler oturmaktaydı. Hükümdarları “Balaban Bey” di. Bu durum Horasan’dan Anadolu’ya umumi bir göç idi.

Süleyman Şah, aşiretiyle beraber 25 Şubat 1221 tarihinde Ahlat’tan kalkarak Erzincan taraflarına doğru yola çıktı. Amasya’da birkaç gün kalarak bu bölgede bulunan Gürcüler ve diğer kavimlerle savaştı. Fakat bu ülkede büyük bir mera bulamadı.

O sıralarda Halep’te bulunan Eyyubî Devleti şubelerinden bir hükümdar, Haçlılarla çarpışmak üzere Süleyman Şah’ı Halep’e davet etti. Kayaalp oğlu Süleyman Şah, bütün ağırlıklarıyla ve oymaklarıyla beraber Amasya’dan yola çıktı. Elbistan taraflarından ilerliyordu. Nihayet önlerine Fırat Nehri çıktı. Bu nehrin geçitlerini bilmiyorlardı. Süleyman Şah atını Fırat Nehrinin akarsularına sürdü. Fakat atı bu coşkun suyun akıntısına mukavemet edemedi.

Süleyman Şah da ayağını üzengiden kurtaramadı. Sular Türk’ün atası Süleyman Şah’ı alıp gitti. Birkaç defa atıyla batıp çıktıysa da onu kurtaramadılar. Aşiret halkı feryada başladılar.

Süleyman Şah boğulmuştu. Askerler onun cesedini sudan çıkardılar. Onu, otağına koyarak, etrafında dokuz defa dönmek suretiyle gözyaşları içinde yas tutular. Bütün aşiret halkı, babasız kalan çocuklar gibi gurbet ellerinde mahzun kaldılar. Süleyman Şah’ın cesedini Raka kasabası civarında bulanan Caber Kalesi’nin önüne bir türbe yaparak oraya defnettiler.

Bu suretle Süleyman Şah, 10 Kasım 1228 tarihinde bu türbeye gömüldü. O zamanlar bu mezara “Türk Mezarı” adını verdiler. Öldüğü zaman altmış yaşındaydı. Asıl adının Türkçe Sülemiş olması ihtimali çok kuvvetlidir. Süleyman Şah’ın mezarı, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti topraklarına verilmiştir.

Süleyman Şah’ın beklenilmeyen bu ölümü karşısında Kayı’lar şaşırıp kaldılar. Kubur adlı bir su başında konakladılar. Oğulları arasında bir anlaşmazlık çıktı. Dört oğlundan Sungur tekin, Gündoğdu; Horasan iline gitmeye karar verip o tarafa gittiler. Diğer oğullarından Dündar ve Ertuğrul ise dört yüz kırk dört hane halkını alarak Erzurum civarındaki Pasinler ovasındaki Sürmeliçukur’a giderek yaylak kurdular. Bir müddet sonra da Ankara’ya gelerek Karacadağ’a yerleştiler. Arkasından Ertuğrul Gazi, Anadolu Selçuklu Sultanı tarafından Söğüt’e Uçbeyi tayin olundu. Onun oğlu Osman Bey de Osmanlı Devletini kurdu.

Oğuzların, atalarımız olan Kayihanîler aşiretini Anadolu’ya getirip yerleştiren Süleyman Şahtır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
ŞAH İSMAİL


İran Safevi Devleti'nin kurucusu olan Şah İsmail, 1487 yılında doğdu. Babası Şeyh Haydar, Şirvan hükümdarı Ferruh Yesar ve ona yardım eden Akkoyunlu hükümdarı Yakup Bey'e karşı yaptığı savaşta öldü.

Üç yıl hapis hayatı yaşayan Şah İsmail, esaretten kurtulduktan sonra mücadelelere girişti. 1500 yılına kadar süren bu mücadelelerden sonra Şah İsmail, babasının katili Ferruh Yesar'ın üstüne yürüdü. Bakü'yü ele geçirdi ve 1502'de Akkoyunlu hükümdarı Elvend'i Nahçivan yakınlarında yenerek, ülkesinin bir kısmını ele geçirdi. Buradan Tebriz'e giderek taç giydi ve "Şah" unvanını kazandı. 1502 kışını Tebriz'de geçiren Şah İsmail, ilkbaharda Fars ve Irak'ı daha sonra da Acem hükümdarı Murad Bey'i yenerek Şiraz'ı aldı. 1507'de Erçiş, Ahlat ve Bitlis'i de alarak Elbistan'a kadar ilerledi.

Kısa zamanda devletinin sınırlarını genişleten Şah İsmail, iki güçlü rakiple karşı karşıya geldi. Bunlar doğuda Özbekler, batıda Osmanlılardı. Şah İsmail, Osmanlı Devletini yıkmak için Anadolu'yu karıştırmayı düşünüyordu. Osmanlı şehzadeleri arasındaki saltanat mücadelesinin yoğun olduğu bir dönemde, Şah İsmail'in Anadolu'ya gönderdiği Nur Ali Halife, kendisine katılan Türkmen süvarileri ile Tokat'a girdi. Burada Şah İsmail adına hutbe okuttu. Ayrıca Şahkulu'da Antalya'da bir isyan başlattı.

Yavuz Sultan Selim tahta geçince, taht mücadeleleri bitti. Yavuz Sultan Selim ilk olarak Anadolu'daki Şah taraftarlarına karşı harekete geçti. Anadolu'daki Şah İsmail taraftarlarını ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim, savaş hazırlığı yapmaya başladı. Hazırlıklarını tamamlayan Yavuz Sultan Selim, 23 Ağustos 1515'de Çaldıran Ovası'nda yapılan savaşta Şah İsmail'i yendi. Bu yenilgiden sonra eski cesaretini kaybeden Şah İsmail, günlerini ayrı ayrı şehirlerde geçirdi.

1524'de ölen Şah İsmail, Erdebil'de Şeyh Safiyüddin'in yanına gömüldü.

Şair de olan Şah İsmail, Hatâyî mahlasıyla Türkçe tasavvuf şiirleri yazdı.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SAPARMURAT NİYAZOV, TÜRKMENBAŞI


Saparmurat Atayevich Niyazov 1940 yılında bir işçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası II. Dünya Savaşı'nda öldürüldü. Ailesinin diğer fertleri, 1948 yılında meydana gelen Aşkabat depreminde öldü. İlk önce yetimhanede, sonra uzak aile fertlerinin evinde büyüdü.

Leningrad Teknik Üniversitesi'nden enerji mühendisi unvanı ile mezun oldu.

Bundan sonra Aşkabat yakınlarındaki Bezmein enerji tesislerinde çalıştı.

Daha sonra Komünist Partisi üyesi oldu.

1985 yılında Türkmenistan Milletvekilleri Konseyi Başkanlığı'na atandı. Daha sonra Türkmen Komünist Partisi'nin Merkez Komite I. Sekreterliği'ne seçildi.

13 Ocak 1990 tarihinde Cumhuriyetin yüksek yargı organı olan Yüksek Sovyet başkanlığına atandı.

27 Ekim 1990 günü yapılan seçimlerde Türkmenistan'ın ilk Cumhurbaşkanlığına seçildi. 21 Haziran 1992 yılında yeni bir anayasanın kabulü için yapılan yeni cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oyların yüzde 99.9'unu aldı.

Saparmurat (Niyazov) Türkmenbaşı, Dünya Türkmenleri Vakfı kurucusu ve başkanıdır.

Türkmenbaşı (Dünyadaki bütün Türkmenlerin önderi) sıfatı vardır.

Türkmenbaşı evli ve 2 çocuk babasıdır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SULTAN IV. MURAT


Anarşist ve zorbaları ortadan kaldırmasıyla Osmanlı İmparatorluğunun kaderinde çok önemli bir rol oynayan ve "Bağdat Fatihi" namıyla tarihe geçen Osmanlı padişahıdır. 1612 yılında doğdu. Babası I. Ahmet'tir. 11 yaşında tahta çıktı. 21 yaşında iken, anarşi ve zorbalığın hüküm sürdüğü bir dönemde imparatorluğun idaresini eline aldı. Çok şiddetli önlemlerle devletin düzenini sağladı. Revan seferi ile Tebriz'i aldı. İkinci büyük seferinde ise Bağdat'ı fethetti. IV. Murat 1640 yılında 28 yaşında iken öldü.

Osmanlı tahtının on yedinci padişahı olan IV. Murat, 16 yıl 4 ay 8 gün saltanat sürmüştü. Bu müddetin büyük bir kısmı anası Mahpeyker Kösem Sultan'ın niyâbeti altında geçmiş bulunduğundan hakikî saltanat süresi 7 yıl, 9 ay 21 günden ibarettir. Ve bu kısa süre ise Osmanlı tarihinin en renkli olayları ile doludur. Zorbaların tahakkümü altında geçen annesinin naibeliği yıllarından sonra yeniçerilerin Sadrâzam Hâfız Ahmet Paşa'yı gözleri önünde parçalamaları ve ihtilâlin baş teşvikçisi Damat Topal Recep Paşa'yı sadarete getirmeleri IV. Murat'ın sabrını taşıran son damla olmuştu. Ablasının kocası olan Topal Recep Paşa, sırtını zorba yeniçerilere dayadıktan sonra koskoca imparatorluğu çiftlik gibi idare etmeye başlamıştı.

O kadar ki, IV. Murat'a "Padişâhım abdest alıp öyle dışarı çıkın" diye tehditlerde bulunacak kadar işi ileri götürmüştü. IV. Murat, eniştesinin sadaretinin üçüncü ayı dolmadan ilk çıkışını yapmak zorunda kaldı. Mağrur Sadrâzama:
"Gel beri Topal zorba başı" diye hitâp ettiği anda Recep Paşa onun bakışlarında bir fevkalâdelik olduğunu anlamış ve "Hâşâ pâdişâhım" diye inkâra kalkışacak olmuştu.

IV. Murat "Bre kâfir abdest al!" diye kükrediği anda ise sonunun geldiğini anlamıştı. Nitekim padişah arkasındaki zülüflü baltacılara dönüp "Tez başın vurun şu hainin" dediği anda ilmik, Topal Recep Paşanın boğazına geçirilmiş ve oracıkta boğuluvermişti.
Bu çıkışı ile idareyi fiilen eline alan IV. Murat, büyük bir zorba avına girişti. Bâzı tarihlere göre, memleketteki düzeni sağlamak için 50 bin kelle vurdurdu, fakat sonuçta asayişi sağlamayı başardı.

Benzersiz derecede kuvvetli bir bünyeye sahip olan IV. Murat, spora aşırı düşkünlük ve kabiliyeti ile de ün yapmıştı. Topkapı Sarayı'nda demir bir kapıyı okla delmesi, Timuroğlu Şâhı Cihân'ın, "Kılıç ve kurşun kâr eylemez" diye hediye olarak gönderdiği fil derisinden yapılma ve gergedan derisi ile kaplı kalkanı elçinin gözleri önünde mızrak ile delmesi, Eski Saray (Bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binası, Beyazıt) bahçesinden attığı ciridi Beyazıt Camiinin minaresinin dibine düşürmesi, Halep Kalesi üzerinden fırlattığı okun şehir meydanına saplanması onun acı kuvvetinin olduğu kadar mızrak ve ok atmaktaki becerisinin de ifâdesidir.

Memlekette nifak tohumlarının kahvehane gibi umumî yerlerde atıldığına kanaat getiren IV. Murat, şehirdeki bütün kahvehaneleri kapattığı gibi toplantıları da yasaklamıştı. Bu arada İstanbul'un büyük bir kısmını kül eden yangından sonra tütün içilmesini de yasakladı.

Geceleri sokaklarda tebdil-i kıyafet gezdiği için, başına herhangi bir şeyin gelmesinden çekinerek fenersiz sokağa çıkma yasağını da koydu. Bütün bu yasakların uygulanmasında öylesine şiddet gösterdi ki, tütün içenin de, fenersiz dolaşanın da, meclis kuranın da oracıkta kafalarını vurdurdu. Hattâ bu işte daha da ileri giderek, şüphelendiği evlerin damlarına çıkarak ocak bacalarını koklayıp tütün veya kahve içilip içilmediğini dahi bizzat kontrol etti.

Vehimler içinde bir insandı IV. Murat. Bir zamanlar pek sevdiği ve yanından eksik etmediği ünlü şair Nef'î, Sihâm-ı Kazâ isimli hicviyesini okurken sarayın pek yakınına yıldırım düşmesini bir uğursuzluk kabul edip Nef'î'nin hiciv yazmasını yasakladı. Bunun üzerine büyük şairi çekemeyenlerden biri şu beyti söylemişti:

Gökten nazîre indi sihâm-ı kazasına
Nef'i diliyle uğradı Hak'kın belâsına

Ancak Nef'î verdiği sözde fazla durmayıp Sadrâzam Bayram Paşa hakkında hayli ağır bir hicviye yazmaktan kendini alamayınca, cezasını kellesiyle ödedi. Nef'î'yi, sarayın odunluğunda boğduran IV. Murat, cesedini de denize attırdı.

IV. Murat, içkiye aşırı düşkünlüğü ile de tanınan bir padişahtır. Bu yüzdendir ki, ayyaşlığı bugün dahi dillerde dolaşan Bekri Mustafa'ya sarayda görev verdiği ve işret sofrasında kendisiyle yarenlik ettiği söylenir.

İçkiye karşı olanca düşkünlüğüne rağmen, içki yasağı da koyan IV. Murat, Bağdat'ın fethinden dönüşünde birden rahatsızlandı. Bâzı Osmanlı tarihçilerine göre "Goutte-Nikris", bâzı tarihçilere göre ise siroz hastalığından, 1640 yılında henüz 28 yaşında iken hayata gözlerini yumdu
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
Galatalı SEYDİ ALİ REİS


Seydi Ali Reis, Galata'da doğdu. Doğum tarihi belli değildir. İstanbul'un fethinden sonra Sinop'a yerleşen denizci bir ailenin oğluydu.

XVI. yüzyılın güçlü denizcilerinden olan Seydi Ali Reis gençliğinde iyi bir öğrenim gördü. Denizcilik üzerine bilgileri küçük yaşta edinmişti. Arapça ve Farsça öğrenmiş, metematiğe, astronomiye ve fiziğe karşı büyük bir merak sarmıştı.

Dedesi ve babası tersane kethüdasıydı. 1522 yılında Rodos seferine katılan Seydi Ali Reis, Barbaros Hayreddin Paşa'nın emrinde bir çok deniz seferine çıktı ve Batı Akdeniz bölgesini çok iyi öğrendi.

Preveze Savaşı'ndan sonra adı daha çok duyulmaya başladı. Trablusgarp'ın fethi ile biten harekatta Kaptan-ı Derya Sinan Paşa ve Turgut Reis’in emrinde çalıştı. Basra'da, bir Osmanlı donanmasını Süveyş'e getirmek için, 1553 yılında Hint Kaptanı tayin edildi. Seydi Ali Reis 34 parçalık Portekiz donanması ile Güney Arabistan sahillerinde karşılaştı. Fırtınaya ve şiddetli düşman taarruzuna rağmen Demen kalesi önüne gelebildi. Burada karaya oturan üç gemiden sonra, elinde kalan altı gemiyle birlikte Güceret'in başkenti Ahmedabat'a gitti. Süveyş'i geçemeyeceğini anlayan Seydi Ali Reis, gemileri ve mühimmatı Güceret hâkimine satarak parasını İstanbul'a gönderdi ve üç yıl Osmanlı ülkesi dışında yaşadı.

Daha sonra karadan Hindistan, Afganistan, Türkistan, Azerbaycan ve İran yoluyla İstanbul’a geldi. Bu seyahati Mir’atü’l-Memâlik adıyla eser haline getirdi.

1557 yılında İstanbul'a döndüğünde, mahvolmuş bir donanmanın sorumlusu olmakla beraber, başına gelen olağanüstü olaylar yüzünden suçlu görülmedi. Önce müteferrika yapıldı. Ardından Diyarbakır Tımar Defterdarı tayin edildi. Bir süre Şehzade Selim'in hizmetinde çalıştı. Galata Hassa gemi reislerinden biri oldu.

Seydi Ali Reis, 1562 yılında İstanbul'da öldü.

Seydi Ali Reis’in coğrafya, astronomi ve matematik alanında çeşitli eserleri vardır. Eserlerinden birisi Muhît, diğeri de Mir’atü’l-Kâinât adını taşır. Ayrıca Ali Kuşçu’nun astronomiye ait bir eserini Türkçe’ye çevirmiştir. Seydi Ali Reis’in eserleri Avrupa’da da ilgi görmüş ve Almanca’ya çevrilmiştir.

1562’de ölen Seydi Ali Reis’in birçok şiirleri de vardır. O hem âlim, hem sanatkâr, hem de bir deniz kahramanı idi.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SÜLEYMAN ÇELEBİ


Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt, Başkent Bursa'da yaptırmağa başladığı 20 kubbeli Ulu Camii, 1399 yılında tamamlatmış, caminin imamlığına da Süleyman Çelebi' yi tayin etmişti.

Uzun boylu, saz benizli bu genç kimdi? Nasıl olmuştu da, Yıldırım Beyazıt gibi, olgun ve bilgin bir padişah, bunca imamlar arasından onu seçmişti? Bunu o günlerde soranlar çoktu ama, zaman geçtikçe bu sorunun cevabı kendiliğinden ortaya çıkıyordu.

Yıldırım Beyazıt, 20 kubbelik bir Ulu Cami yaptırıp Türk mimarîsine bir şaheser armağan etmişse, bu camiye imam olan Süleyman Çelebi de, Türk Edebiyatına, altıyüz yıla yakın bir zamandan beri zevkle okunan ve dinlenen bir şaheser kazandırmıştı.

Bu şaheserin adı Vesîletü’n-Necât yani Mevlid idi. Eser, Hazreti Peygamber'e karşı duyulan derin saygı ve sevgiyi engin bir heyecan ve temiz bir Türkçe ile dile getiriyordu. Mevlid'in aslı ve tam metni elde bulunmamakla birlikte, tamamının 750 beyit kadar olduğu, eldeki eski metinlerden anlaşılıyordu.

Mevlid, bilindiği gibi:

Allah adın zikredelim evvelâ

Vâcib olur cümle işde her kula


Allah adın her kim ol evvel ana

Her işi âsân ede Allah ana.

beyitleriyle başlıyor, Divân Edebiyatımızın bir şiir tarzı olan Mesnevi biçiminde ve (Fâilâtün Fâilâtün) ölçüsü içinde devam ediyordu. Eserin son bölümündeki:

Hem sekiz yüz on ikide târihî

Bursa'da oldu tamam bu ey ahi

beytinden, Mevlid'in Bursa'da, 1410 yılında tamamlandığı ifade ediliyordu.

Mevlid, yüz yıllardan beri, kubbe kubbe gönülleri coşturduğu, her Müslüman Türk'ün her zaman okuduğu, Hazreti Peygamber'in doğum günlerinde, bayramlarda, kandillerde, ölüm yıldönümlerinde, her vesileyle elden ve dilden düşmediği, bu kadar çok bilindiği ve tanındığı halde, Mevlid şairi Süleyman Çelebi hakkındaki bilgilerimiz noksan ve yetersizdir. Öyle ki bir şaheser, kendi haşmeti içinde yaratıcısını gölgelemiş, onu unutturmuştur.

Kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilere göre, Süleyman Çelebi, 1350 yıllarına doğru, Orhan Gazinin hükümdarlık yıllarında Bursa'da doğmuştur. Soyunun, Sultan Osman'ın kayın babası Şeyh Edebalı’ya dayandığı söylenir. Düzenli bir tahsil gördüğü ve devrinin bilgilerini, yetenekli bilginlerden, bu arada Emir Sultan Buharî'den ders aldığı bilinmektedir.

Bilgisi ve tavrıyla Yıldırım Beyazıt'ın dikkatini çektiği, Ulu Camiye hemen imam tayin edilmesinden anlaşılmaktadır. Aslında “Çelebi” unvanı, bilgin, efendi, alçak gönüllü, olgun bir kişi olduğu için verilmiştir. Süleyman Çelebi'nin Mevlevî olduğunu, bu yüzden kendisine Süleyman Dede unvanının da verildiğini söyleyenler vardır.

Süleyman Çelebi'nin ölüm yılı da kesin olarak bilinmemekle birlikte, araştırıcılar daha çok 1422 yılı üzerinde durmakta, bu tarih, onun ölüm tarihi olarak kabul edilmektedir. Mezarı, Bursa'da Çekirge yolu üzerinde ve Eski Kaplıca yanındadır. Son yıllarda bu mezar, Anıt şeklinde yeniden yaptırılmıştır.

Mevlid'in yazılış nedenleri üzerinde pek çok söylentiler vardır. Bir söylentiye göre, Bursa'da bir vâiz, Hazreti Muhammed'in öbür Peygamberlerden farkı olmadığını söylemiş, buna içerleyen Süleyman Çelebi Hz. Muhammed'in son ve üstün Peygamber olduğunu göstermek üzere Mevlid'ini yazmıştır.

Başka bir söylentiye göre, Süleyman Çelebi, çeşitli din adamlarının Hazreti Muhammed'i değişik biçimde ve çok farklı anlattıklarını görünce üzülmüş, herkesin kolayca anlayacağı ve değiştiremeyeceği manzum, doğru bir eser yazmaya karar vermiş ve bunu başarmıştır.

Yüzlerce benzeri yazıldığı halde, hiçbiri Mevlid'in ulaştığı şöhrete varamamış, Mevlid, Türk Edebiyatının ölümsüz, dinî bir şaheseri olarak yaşamıştır. Mevlid'in dili, XV. yüzyıl Anadolu Türkçesidir. Bu dil, oldukça sade, külfetsiz ve içtendir. Bu yüzden Mevlid, yüzyıllar boyunca Müslüman Türk halkının malı olmuş ve sevilmiştir. Mevlid'e zaman içinde, bazı katkılar, ekler olmuşsa da bunlar esere fazla bir şey getirmemiş, eserin bütünlüğünü bozmamıştır.

Mevlid, birçok dillere, bu arada İngilizce'ye de çevrilmiş, dünyanın birçok yerlerinde baskıları yapılmıştır. Memleketimizdeki kütüphanelerde el yazması olarak pek çok Mevlid metinleri bulunmakla birlikte, bunların en eskisi, ya da en eskilerinden biri İstanbul Ayasofya Kütüphanesinde bulunan 1510 tarihli Mevlid nüshasıdır. Süleyman Çelebi'nin el yazısıyla, ya da sağlığında yazılan Mevlid bugüne kadar ele geçmemiştir.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SÜYÜN BIKE


“Nıgıtkılar üstüne çıgıp Uruslarını kördü Süyün Bike özü dahi suguş içine kirdi Tatar topcularıga özü de kumanda birdi.”

(Surlara çıkarak Rusları gördü Süyün Bike kendisi bile savaşa girdi. Tatar topçularına kendisi de kumanda etti.)

Bundan 450 yıl kadar önce bir Şubat günüydü. 60.000 kişilik bir Rus ordusu Kazan kalesine karşı hücuma geçmişti. Tarih, 1550 yılı Şubatının 13'ü idi. Kazanlılar şehirlerini kahramanca müdafaa ettiler. Surların altı kapısı vardı. Han, Atalık, Tümen, Kabak, Muralı ve Kırım kapıları diye anılan bu kapılarda kanlı savaşlar oluyordu.

Kapıların her biri Mamay Bek, Nurali Mirza, Kuzıcak Oğlan (Oğlan Han neslinden gelen prens han anlamında) Çora Batır, Ak Muhammed Oğlan, Kul Muhammed Seyyid, Barbolsın Atalık Biybars Bek gibi kumandanlar tarafından korunuyordu.

Süyün Bike de savaş yerinde diğer kahramanlardan geri kalmadan savaşıyordu.

Rusların da tarihlerinde uzun uzadıya bahsettiği, hakkında yazılan piyeslerin Moskova'da yıllarca afişte kaldığı Süyün Bike, Nogay Mirzalarından Yusuf Mirza'nın kızıydı. Nogaylar, Kazanlılar ve Ruslar arasında hem bilgisi hem güzelliği ile tanınmıştı.

1532 yılı yazında Kazanlılar, Safa Giray Han'ı Kazan Hanlığı'ndan ayırıp yerine Can Ali Han'ı getirdiler. Can Ali, Kazan Hanı gibi görünüyordu. Fakat aslında hanlık işlerinin çoğunu Vasili'nin buyruğuna göre yütürüyordu.

1533 yılında Can Ali Han, Süyün Bike ile evlendi. Bu olay iki yurt arasında yakınlık meydana getirecekti.

Can Ali Han, Rus Knezi'nin buyruğundan çıkmadığı için Kazanlılar ondan memnun değildi. 1535 yılında isyan ettiler. İsyan, Can Ali Hanın ölümü ile sonuçlandı.

Kazanlılar tekrar Safa Giray'ı han yaptılar. Can Ali'nin dul eşi Süyün Bike, hem nüfuzlu hem de çok güzel bir hanımdı. İkisinin evliliği ülkeye politik yönden faydalı olacaktı.

Safa Giray Han zamanında Kazan'ı işgal etmeye niyetlenen Rus orduları 3-4 defa büyük yenilgiye uğratıldılar. Kendisinin Ulu Yurd Hanı olduğunu bilen Safa Giray, Rus Knezlerinin buyruğunca yürümeyip diğer hanlarla birlikte hareket ediyordu.

Süyün Bike ile Safa Giray 1547'de dünyaya gelen oğullarına Ödemiş Giray adını koydular.

1549 yılında Safa Giray Han öldü. O sırada iki yaşında olan küçük oğlu Ödemiş Giray, Han ilan edildi. Safa Giray'ın birinci hanımından Bölek Giray isimli bir oğlu daha vardı. Ama Kırım vilâyetinde olduğundan küçük oğlu han seçilmişti.

Ödemiş Giray Han küçük, vasisi de bir kadın olduğundan Moskova Knezi İvan'ın Kazan'ı alma zamanı geldi diye hazırlanmaya başlayacağını bilen Kazanlılar, iş başında muktedir bir er bulunmasını lüzumlu gördüler. Safa Giray'ın büyük oğlunun hanlık işlerine bakmasını temin için Kırım'a elçi gönderdiler. Ruslar elçilerin üzerine hücum edince mektup Rusların eline geçti.

Ödemiş Giray henüz bebek denecek yaşta olduğu için hanlığının bütün işlerine Süyün Bike bakıyordu. Bu sırada Kazanlıların Ruslarla arası iyi değildi. 1549 yılı Mart ayında Kazanlılar Morum üstüne baskın yaptılar.

Safa Giray Han'dan kaçıp Nogay yurduna sığınmış olan beyler İvan'a mektup yazıp Kazan'a hücum etmeye teşvik ediyorlardı. İvan'ın istediği de buydu. Her iki taraf hazırlanıp buluşarak 13 Şubat 1550'de Kazan önlerine geldiler. Çetin savaşlar oldu.

Kazan halkının kahramanca müdafaası karşısında 25 Şubat'ta İvan, Kazan kuşatmasını kaldırıp Moskova'ya dönmek zorunda kaldı.

1551'de Ruslar Kazan'ı yeniden muhasara etti. O sırada Kazan halkı arasında rekabet çoğalmış, dıştan yollar tutulmuş, içerdeki asker miktarı azalmıştı. Ödemiş Giray Han, beşikte hiç bir şeyden habersiz yatıyordu. Süyün Bike hem oğlunun hem Kazan halkının harap olmasından korkuyor, her türlü çareye başvuruyordu.

Kazan Mirzaları teslim olmayı düşündükleri halde Kırım mirzaları savaş taraftarı idiler. Halka Kırım, Nogay ve Asterhan'dan yardım geleceğini vaad ediyorlardı.

Kırım Mirzalarının Kazan halkından tamamiyle ümitleri kesildikten sonra kendi aralarında belki Osmanlılardan yardım temin edebiliriz diyerek anlaşıp Kazan'dan ayrıldılar. Lakin onlara kurtuluş nasip olmadı. Kahramanca savaşmalarına rağmen yolda pusu kuran Ruslar tarafından öldürüldüler.

Kırımlılar gittikten sonra artık tamamıyle ümitleri kırılan Kazanlılar İvan'a elçi gönderip sulh istediler.

İvan'ın Kazan elçilerine bildirdiği şartların en önemlisi, “Süyün Bike, Ödemiş Giray Han ve bunların tarafını tutan Kırımlılarla, onların çocuklarının esir sıfatı ile Moskova'ya gönderilmesi” dileğiydi.

Anlaşma gereğince Ruslar, Süyün Bike'yi almaya geldiği zaman Süyün Bike Kazan Beylerine bir şey söylemedi. Madem ki Kazan halkının rahat yaşaması için başka çare yoktu, öyleyse Moskova'ya gidecekti.

Süyün Bike'nin üzüntüsü herkese tesir etti. Bütün şehir halkı ağlıyordu. Süyün Bike Kazan'dan ayrılmadan Safa Giray Han'ın mezarını ziyaret edip helallaşmak istedi. Kabrin yanına varınca başındaki altın başlığı yere bıraktı. Büyük bir üzüntü içinde onunla güzel ve ikballi günler geçirdiğini, şimdi Moskova'ya esir gitmekte olduğunu söyleyip ağladı.

Süyün Bike kendisi için hazırlanmış olan araba ile nehir kıyısına kadar gitti. Kıyıda Süyün Bike'yi alıp gidecek olan gemi bekliyordu. Geminin ortasında Süyün Bike'nin oturmasına ayrılmış süslü bir bölüm vardı. Süyün Bike kendisi ile gemiye kadar gelenlerle gönülden helallaştı.

Esirleri götüren gemiler hareket edince halk da nehrin iki yanından ilerlemeye başladı. Süyün Bike'nin gidişi Kazan halkına çok dokunmuştu. Onu şimdiden özlemişlerdi.

Süyün Bike şu sözlerle Kazan'a veda etti:

“Kazan... Ey, kanlı, kaygulu şehir, başından tacın düştü, şimdi kul oldun, senin büyüklüğün mazide kaldı. Her ülke iyi bir padişah ile idare edilir ve asker ile saklanırsa o memleketi senden kim alabilir. Senin güçlü Hanın öldü. Beylerin güçsüzleşti. Sana yardım etmedi. Bu yüzden sen çekildin. Nerede senin sevinçli günlerin? Nerede senin oğlanların, beylerin, mirzaların, sana bağlı olanlar, büyükler? Nerede senin iyi hatunların, güzel kızların? Onların şarkıları nerede? Hepsi yok oldu. Yalnız onların ağlaması ve öksüzlüğü kaldı. Sende bal ağaçları ve soğuk pınarlar vardı. Onun yerine şimdi kanlar ve göz yaşları akıyor.”

11 Ağustos 1551'de Kazan'dan ayrılan kafile, 5 Eylül'de Moskova'ya ulaştı. İvan onu büyük bir hürmetle karşıladı.

Mağlup olan Kazanlıların başına yeniden Şeyh Ali Han tayin edildi. Kazan, artık İvan'ın isteklerine göre idare ediliyordu. Kazanlılar Şeyh Ali'den memnun değildi. İvan'a elçiler gönderip onun yerine bir kalgay (han naibi) gönderilmesini istediler.

Hiç bir zaman sakin duramayan Kazan, Şeyh Ali gittikten sonra da sakin duramadı. Buna çok kızan İvan, intikam fikri ile Kazan'a yürümeye karar verdi. Kısa bir müddet içinde asker hazırlayıp Kazan'a hücum etti.

10 Ekim 1552'de Kazan'ı aldı. Şeyh Ali'nin Kazan’ı istilası konusunda İvan'a çok yardımı olmuştu. İvan onu memnun etmek istiyordu. Bu sebeple onu Süyün Bike ile evlendirdi.

Şeyh Ali, hem Rus taraftarı hem de çok sevimsiz biri olduğundan Süyün Bike onu beğenmiyordu. Bu hal Şeyh Ali'yi çok kızdırmıştı. Onun için Süyün Bike'ye karşı çok sert hareket etti.

1553 yılı yazında Şeyh Ali'nin Süyün Bike'yi işkence ederek öldürdüğüne dair şayia çıktı. Ailesi çok meraklandı. Araştırma için Kasım şehrine gittiler.

Şeyh Ali'nin Süyün Bike'ye kötü muamele ettiği doğru ise de öldürdüğü doğru değildir. Giden elçiler onu sağ salim olarak görmüşlerdi. Bu tarihten sonra Süyün Bike hakkında hiç bir haber alınamadı.

Onun nerede ve hangi sene öldüğü kesin olarak bilinmiyor. 1554 yılından sonra Kasım şehrinde vefat ettiği tahmin edilmektedir.

“Süyün Bike belki de Şeyh Ali'ye varmamış, zevci Safa Giray'ın yokluğu ve oğlu Ödemiş Giray'ın hasretine dayanamayarak vefat etmiştir” diyenler de vardır.

Diğer bir görüşe göre ise, 1558 yılında 58 yaşında iken vefat etmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
ŞEHRİYAR


Tanınmış Azeri şairi.

Tam adı Doktor Seyyid Mehemmed Hüseyin Behcet Tebrizî'dir. Bunlardan Mehemmed (Muhammed) Hüseyin şairin küçük adı, Behcet Tebrizî soyadı, (Seyyid) peygamber soyundan geldiği için) lakabı, Doktor muhtemelen tıp fakültesinde okuduğundan dolayı söylenen bir hitab sözü, Behçet aynı zamanda ilk mahlası, Şehriyar ise daha sonraki mahlasıdır. Şair ülkesinde ve dünyada mahlası olan Şehriyar olarak tanınmaktadır.

Doğum tarihi kaynaklarda çok çeşitli olmakla beraber kuvvetli bir ihtimalle 1904 yılında Tebriz'in Bağmeşe mahallesinde doğmuş olmalıdır. Babası Tebriz'in ünlü avukatlarından kemal ve faziletle şöhret bulmuş Hacı Mir Ağa, annesi ise Kövkeb hanımdır.

Hacı Mir Ağa orta boylu, hoş yüzlü, ciddi, sakin, cömert, hoş sohbet, sabırlı, tatlı dilli biri olup ailesi 30-40 kişi idi. Şiir ve musikiyi severdi ve hat sanatında usta idi. Ayrıca avukatlık mesleğinde çok bilgili ve tecrübeliydi. Davaları iyilikle halleder, barışla sonuçlandırırdı.

Şehriyar'ın çocukluk yılları Tebriz'deki Meşrutiyet devrine rastlamaktadır. Tahsil hayatı ile ilgili bilgiler karışıktır. İlk tahsilini babasından almış ve küçük yaşlardan itibaren şiire yatkınlık gösterdiğinden. o devirde okutulması adet olan Kuran-ı Kerim, Sadi'nin Gülistan'ı ve Ebu Nasri Ferahi'nin Nisab adlı Arapça Farsca manzum lugatiyle öğrenimine devam etmiştir. Daha sonra Molla İbrahim'den daha altı yaşında iken Gülistan ve Hafız dersi almıştır.

İlk resmi öğretimine Tebriz'deki Medrese-yi Müttehide'de başlamıştır. Yaz mevsimininde ise Kayışkurşak'da aydın bir zat olan Molla İbrahim Halil'de eğitim ve öğretimine devam etmiştir. Orta tahsiline ise Füyuzat ortaokulunda başlamışz ve dokuzuncu sınıfa kadar devam etmiştir. Ayrıca Tebriz'deki Talibiyye Medresesi'nde Arap dili ve edebiyatı okumuş, daha sonra 1921'de darülfünuna kaydolmuş ve 1923'de tıp fakültesine girmiştir. Ama tıp fakültesini maddi zorluklar yüzünden bitirememiştir. Şehriyar'ın sevdiği kızın adının Süreyya olduğunu biliyoruz. 1973 yılında yaptığı Tahran radyosunda yaptığı bir konuşmada Süreyya ile son defa Behcetabad'da buluşacaklarını ancak onun gelmediğini, ertesi sabah ise fakülteyi bitirmesine iki üç ay kala Tahran'dan sürgün edildiğini, Behcetabad Hatiresi şiirini bu buluşmaya hasrettiğini söylemiştir.

Şairin devlet memurluğuna 1932 yılında başladığında bütün kaynaklar müttefiktir. Daha sonra Tahran'dan sürülmüş ve 1935 yılında tekrar Tahran'a dönmüş ve Ziraat Bankası'nda memuriyetine devam etmiştir.

Şehriyar'ın hayatının önemli olaylarından biri de babasının ölümüdür. Babasının ölümümden ve 1935'de Tahran'a dönüşünden sonra şairin buhranlı bir döneme girdiğini görüyoruz. Şair bütün sevdiklerinden ve dostlarından uzaklaşır. Ruh çağırma seanslarına katılır, tasavvufa meyleder, hatta Zehebiye tarikatına intisab eder. Bu arada 1937 yılında dört ay süren bir Tebriz seyahati yapar. Şehriyarın bu bunalımlı durumu uzun sürer.

Şair annesinin de ölümüden sonra uzun zaman kaldığı buhranlar ve hastalıklar geçirdiği Tahrandan aniden ayrılarak 1953 ortalarında anayurduna Tebriz'e döner. Buradaki Ziraat Bankası'nda çalışmaya başlar ve buradan emekli olur. Şehriyar, Tebriz'de en mühim eserini "Haydarbaba'ya Selam" ı yazar ve bastırır (1953).

Şehriyar Tebriz'e yerleştikten sonra akrabalarından ilkokul öğretmeni ve kendisinden 35 yaş küçük Azize adlı bir kızla evlenir (20 Ağustos 1953) ve bir ev alır. Bu evliliğinden dört çocuğu olmuştur.

Şehriyar 1964 yılında Hoşginab'a gider ve 2.Heyderbaba'yı yazar ve bastırır. 1976 yılında Tahran'a gider ve misafirlikte iken eşi Azize Hanım kalp krizinden vefat eder.

Şairin Türkçe şiirlerinin büyük kısmı 1982'de Yahya Şeyda tarafından Tahran'da neşredilmiş 1984 yılında ise Tebriz Üniversitesi'nde yapılan bir törenle 80. yaş günü görkemli bir şekilde kutlanmıştır.

Şehriyar ömrünün son yıllarında yaşlılığın verdiği zaafiyetle birçok kez hastalanmış ve nihayet 18 Eylül 1988'de vefat etmiş ve Tebriz'in ünlü Makberetü'ş-Şuara'da toprağa verilmiştir. Şehriyar'ın hatırasına hürmeten Tebriz'de hiçbir dükkan açılmamış ve bütün halk matem işareti olarak karalar giyinmiştir.

Şehriyar anadili Türkçeden başka mükemmel derecede Farsca ve Arapça , iyi derecede Fransızca bilirdi. Gençliğinden beri musiki ile yakından ilgilenmiştir. Çok güzel tar çalan Şehriyar'a İran'ın meşhur musikişinaslarından Ebulhasan Seba, Dervişandan kalma kıymetli bir tar hediye etmişti. Şehriyar, İran'ın ünlü hanende ve sazendelerinden Ebulhasan Han İkbal, Kamer, Kerimağa Safi ile dost olmuş, Ebulhasan Seba dahil bir çoğunaölümleri vesilesiyle Farsca ve Türkçe mersiyeler yazmıştır. Şair emekliliğinden sonra Tebriz'de sade bir hayat sürmüştür. Küçük çocuklarını sevip okşayarak onlarla Tebriz sokaklarında gezintiye çıkan Şehriyar'ın bir zevkinin de güzel hattıyla Kuran ayetlerini istinsah edip dostlarına hediye etmek olduğu bilinir.

Şehriyar usta şairliğinin yanında seyit (peygamber soyundan gelen) olması hasebiyle de halk arasında büyük saygı ve sevgi görmüştür. Bu yüzden henüz tıp fakültesinde iken bazı kimselerin ona muska yazdırdıkları malumdur.

Şair emeklilik günlerinde maddi sıkıntılar içinde olmuş, 1976'da bulunduğu Tahran'da Ettelaat gazetesine verdiği demeçte 22 yıldan beri aynı elbiseyi giydiğini söylemiştir.

İran edebiyatındaki yeri dolayısıyla birinci dereceli Maarif nişanı ile taltif edilmiş, Tebriz Üniversitesi edebiyat fakültesinin en büyük anfisine ve Tebriz'deki okullardan birine onun adı verilmiştir. Ayrıca daha sağlığında 16 Mart günü şehriyar günü olarak kabul edilmiş, ölümünden sonra da evi müze haline getirilmiştir.

İran'ın ileri gelen şair ve yazarları tarafından da övülen Şehriyar'ın Kitapça'sında yazdığı önsözde Şehriyar'ı "Yalnız İran'ın değil, bütün şark aleminin iftiharı" olarak takdim etmiştir.

ESERLERİ
1- Heyderbaba'ya Selam (yazılışı 1953, basılışı 1954)
2- Türkün Dili (1969)
3- Memmed Rahim'e Cevab (1967)
4- Sehendim (1970)
5- Behcetabad Hatiresi
6- El Bülbülü
7- Süleyman Rüstem'e Cevaplar
8- Döyünme ve Söyünme
9- Getme Tersa-Balası
10- Naz Eylemisen
11- Türk Övladı Gayret Vahtıdır
12- Derya Eledim
13- Türkiye'ye Heyali Sefer
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
SULTAN BAYBARS


Baybars, 1223 yılında Kıpçak ilinde doğdu.

Kıpçak Türkü Baybars, Altın Ordu Hakanı ve Cengiz’in torunu Berke Han’ın damadı idi. Kendi yerine geçecek oğluna da Berke adını vermişti.

Köle olarak Kahire’ye gelmiş, Eyyubîlerin hassa ordusuna alınmıştı. Zeka ve yeteneği ile kısa zamanda kendini gösterdi. Ayn-Calud’da Haçlılarda yapılan savaşta, öncü birliklerine kumanda ediyordu. Sultan Kutuz ona, vadettiği Halep valiliğini vermediği gibi, şöhretinden ve kendi yerine sultan seçilmesinden korkarak öldürtmek bile istemişti. Baybars, Kutuz’un bu girişimini boşa çıkardı ve ölen Kutuz oldu. Bundan sonra sultan seçilen Baybars, hükümdarlığının birinci yılında (1261’de), Moğollar tarafından öldürülmüş olan Abbasî halifesinin yerine aynı aileden başka birini getirerek, Mısır Abbasî Hilafetini kurdu.

1260’ta hükümdar olup. 1277’ye kadar hüküm süren Sultan Baybars zamanında Mısır Türk Devleti en kudretli devrine ulaştı.

Cesur bir asker olan Baybars, kudretli bir hükümdar ve iyi bir idareci olduğunu gösterdi. Franklarla, Ermenilerle, Moğollarla yaptığı savaşları kazandı. İsmailîlerle de mücadele etti. Anadolu’da Moğollara karşı direnişe geçen Türkmen beyliklerini destekledi ve ordusunun başında Kayseri’ye kadar ilerledi. Ermenilerin başkenti Sis şehrini zaptetti (1274). Sonra, kendi merkezinden daha fazla uzaklaşmamak için Şam’a döndü.

Altın Ordu ve Bizans ile de siyasi münasebetler kuran Baybars, Haziran 1277’de hastalanarak, 54 yaşında iken öldü.

Orta çağ tarihinin en büyük ve örnek hükümdarlarından biri olarak anılan Baybars, devlet teşkilatında büyük bir reform yapmış, Haçlıları Yakındoğu’dan sürüp çıkarmıştı.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
TURGUT REİS


Türk denizcilerinin büyüklerinden olan Turgut Reis, Akdeniz’deki başarılarından dolayı büyük bir ün kazanmıştır. Barbaros’tan sonra Venedik ve İspanyol donanmalarına karşı büyük zaferler kazanarak bütün Avrupa’yı titretmiştir. Avrupalılar ona Dragot derlerdi. Turgut Reis, elde ettiği başarılar ile tarih sayfalarını süslemiştir.

Turgut Teis, 1485 yılında İzmir’in Menteşe sancağı dahilinde Seroluz nahiyesine bağlı bir köyde doğmuştur. Babası Veli adında bir çiftçi idi. Fakir bir köylü çocuğu olan Turgut, gençliğini çobanlıkla geçirdi. İri vücutlu ve çok sağlam bünyeli idi. Çok kuvvetli olduğu için pehlivanlığa merak etti. Önüne geleni yeniyordu. O devirlerde pehlivan ve yay çekenler serdengeçti yazılırlardı. Sahil Çocukları da Korsan gemilerine levent olurlardı.

Turgut günün birinde çobanlığı bırakarak İzmir’e indi. Orada dolaşırken bir tellalın yüksek sesle sokaklarda, “Terlemeden, solumadan can vermek isteyen korsan yazılsın!” diye bağırdığını duydu. Bunu işiten çoban Turgut içini çekti, sonra korsan yazılmaya karar verdi. O, dağların çocuğu idi. Fakat şimdi o, önüne serilen engin denizlere açılmak istiyordu.

O bu düşünceler içinde iken İzmir limanına bir Türk korsan gemisi girdi. Bütün direklerine elde ettikleri malları asmışlar, altında davul ve zurna çalarak levent zeybeği oynuyorlardı. Turgut gözlerini açarak, yanık bağırları açık, kolları çıplak bu iri leventlere hayretle baktı. Onlar gibi olmak için içi burkuldu. Daha fazla dayanamayarak gitti, levent yazıldı. O tarihte Turgut henüz 22 yaşında idi. Korsanlar ilk defa onu topçu yaptılar.

Artık denizlerde geziyor, korsanlık ediyordu. Fakat onun en büyük emeli başlı başına bir gemiye sahip olmaktı. Bu gayesine erişmek için yemedi, içmedi, para biriktirdi. Nihayet bir gemi almaya muvaffak oldu.

Turgut Reis Akdeniz’e açıldı. İlk defa Selanik’ten buğday yüklü iki Venedik Gemisine Mataban Burnu’nda tesadüf ederek üzerine atıldı, bu gemileri zaptetti. Bu onun ilk zaferi oldu. Bir müddet sonra da büyük bir korsan gemisini ele geçirerek, küçük teknesini bir kadırga ile değiştirme imkanına sahip olmuştu. O zamanlar maiyetinde yüz elli Türk korsan bulunmakta idi. Forsaları bulunmadığından Sicilya sahillerine baskın yaparak birçok İtalyan’ı esir etmiş ve kürekçi yapmıştı.

Artık ona korsanlık için geniş bir ufuk açılmıştı. Cebelitarık’tan Ege Denizi’ne kadar bütün sahilleri dolaşıyordu. Turgut, kısa bir zamanda yirmi kadırga ve kalitadan ibaret bir filoya sahip oldu. Artık onun şöhreti Akdeniz’e yayıldı.

Bu başarılarından sonra Cezayir’e giderek Barbaros Hayrettin’i kendine bir pir olarak tanıdı. Barbaros, Turgut’u çok sevdi. Arkadaşlarına onun başarılarını övdü, hatta bir gün:

Turgut benden ileri! Diyerek iltifat etti.

Barbaros Hayrettin, Turgut Reis’i muavin olarak kullandı.

1540 yılında Turgut’un donanması, Korsika sahilindeki bir limanda demirli olarak yatıyordu. Güneş henüz doğmak üzere iken, Turgut bir seccadenin üzerinde sabah namazını kıldı. Namazdan sonra Kuran-ı Kerim okudu. Bu esnada tayfaların telaşını duydu. Bir tehlike olduğunu anlayarak gözlerini limanın ağzına dikti. Buradan iki düşman harp gemisinin üzerlerine geldiğini gördü. Fakat bu gemileri daha büyük gemiler takip ediyordu. Bu korkunç donanma Kanuni Süleyman’ın en büyük rakibi olan İmparator Şarlken tarafından Turgut Reis’i yakalamak için gönderilen bir donanma idi. Bu donanmanın kumandanı da meşhur Venedik Deniz Amirali Andrea Doria’nın biraderzadesi genç Jenatin Doria idi. Bu genç kaptan, Akdeniz’i titreten bir kahramanı esir etmeye gelmişti.

Turgut Reis bir kapana tutulduğunu hissetti. Bu, onun için korkunç bir baskındı. Turgut Reis derhal on iki gemisinin kumandasını eline aldı, bu gemileri yarıp geçebileceği ümidiyle altmış parça düşman harp gemisinin üzerine bir yıldırım süratiyle hücum etti. Fakat düşmanlar birdenbire bunların üzerine topçu ateşine başladılar. Türklerin de karşılık vermesiyle kanlı bir deniz savaşı başladı. Fakat Türkler önlerindeki bu büyük seti aşamadılar. Bu defa düşmanın sahildeki topları da üzerlerine ateşe başladı. İki ateş arasında kalan Türk gemileri batıyor, bazılarının cephanelikleri ateş alarak berhava oluyordu. Bu esnada Turgut Reis’in gemisine iki düşman gemisi rampa etti. Gemilerden çıkan düşman askerleri Turgut Reis’in üzerine yürüyerek onu esir ettiler. Bu koca deniz aslanını amirallerinin karşısına çıkardılar.

Turgut Reis, kendisini esir edenin meşhur Andrea Doria olduğunu sanıyordu. Fakat karşısında onun yerine tüysüz bir genci görünce bağlı olduğu zincirlerini şakırdattı ve koşarak:

Ah, demek ben böyle bir çocuğun esiri oldum! diye bağırdı.

Bu söz üzerine genç amiral, Turgut’un üzerine hücum etti. Çünkü Turgut Reis, zincirlerle bağlıydı. Amiral Turgut’a yaklaşarak tokat atmak için elini kaldırdığı zaman Turgut gözlerini açarak üzerine hücum edince düşman askerleri üzerine saldırdılar. Onu yakalayıp kürek mahkumlarının bulunduğu yere ayaklarından çaktılar. Bu tarihte Turgut elli altı yaşındaydı. O, artık tel kırbaçlar altında aç ve çıplak kürek çekiyordu. Şimdi kaptan değil bir forsa idi.

Barbaros Hayrettin, Turgut Reis’in esir düştüğünü duyunca fena halde canı sıkıldı. Hemen donanmasını alarak İtalya sahillerine gelerek her tarafı tehdit ettikten sonra Cenova’yı top ateşine tuttu. Cenovalılar Barbaros’tan ne istediğini sordukları zaman:

Derhal Turgut’u teslim ediniz!..Diye haber gönderdi.

İtalyanlar bunu cana minnet bilerek, Turgut’u Barbaros’a teslim ettiler. Turgut Reis bu suretle esaretten kurtuldu. Bundan sonra Turgut Reis, Barbaros’la beraber Preveze Deniz Savaşı’na katıldı.

Turgut Reis, bu zaferden sonra tekrar Akdeniz’e çıkarak bütün sahilleri vurmaya başladı. 1548 yılında filosu ile Napoli’ye giderek bir kaleyi zaptetti, birçok ganimet elde etti.

Bundan sonra Trablusgarb’a para götürmekte olan Malta Şövalyelerinin kadırgalarını zaptetti. Avrupalılar Cebre adasını kendisine karargah yapmış olan Turgut’u yakalamak için kuşattılar. Fakat Turgut Reis, gemilerin yağlı kızaklarla karadan yürütmek suretiyle adanın arka tarafına geçerek Akdeniz’e açılmaya muvaffak oldu. Düşmanlar Turgut’u sıkıştırdıklarından emin sevine dursunlar, o onlara yardıma gelen bir gemiyi zaptetmek suretiyle kendilerine bir ders verdi.

Kanuni Sultan Süleyman, Turgut Reis şöhretini duyunca, onu devlet hizmetine aldı. Karlıeli Sancağı da kendisine verildi. Fakat Sadrazam Rüstem Paşa, Turgut’u hiç çekemiyordu. Çünkü kardeşi Kaptanı derya Sinan Paşa’ya rakip kabul ediyordu. Turgut Reis bu entrikalardan üzüntülü olarak Tunus’a çekildi.

Fakat Kanuni ona hediyeler göndererek gönlünü aldı. Ayrıca Trablusgarb’ı fethederse, oraya kendisini vali tayin edeceğini de bildirdi. Turgut, padişahın bu arzusunu yerine getirmek için Trablusgarb’ı fethetti. Bunun üzerine Beylerbeyi rütbesiyle Trablusgarb valisi tayin olundu. Bu suretle de paşalık rütbesine kavuştu. On bir yıl Trablusgarp’ta valilik yaptı.

Turgut Reis, Trablusgarb ve Bingazi’de valilik yaparken, Malta adasındaki şövalyeler rahat durmuyorlardı. Burası bir korsan yatağı olmuştu.

Günün birinde Mısır’dan gelen bir Türk gemisini Malta korsanları zaptettiler. Bunu duyan Kanunî:

Bu eşek arılarını Malta kovanından kışkırtınız! Diyerek bir donanma hazırlattı.

1564 yılında 181 gemiden oluşan bir donanma hazırlandı. Otuz bin kişilik bir kuvvet de gemilere bindirildi. Donanma kumandanlığına Piyale Paşa tayin olundu. Askerî serdarlığa da Kızıl Ahmetli Şemsi Paşa, biraderi Dördüncü Vezir Mustafa Paşa seçildi. Turgut Reis de donanmasıyla Malta’ya hareket etti. Donanma Malta’ya gelerek karaya asker çıkardı ve orada kanlı bir savaş yapıldı.

Turgut Reis çok kuvvetli bir kalenin karşısına bir tabya yapmakla meşgul olurken, düşman istihkamlarından atılan bir gülle, yanında bulunan bir kayaya çarptı, bu kayadan kopan bir parça Turgut Reis’in başına isabet ederek seksen yaşında bulunan bu kahramanın başını parçaladı.

Akdeniz’in ihtiyar kaplanı, aldığı bu yara dolayısıyla ağzından ve burnundan kanlar boşalarak yere yığıldı. Turgut Reis’in şehit olduğunu gören Serdar Mustafa Paşa, omuzundaki kaputunu bu ihtiyar şehidin üzerine örttü. Tabya bitince, Turgut Reis’in cesedini çadırına getirdiler.

Turgut Reis Malta Adasında 1565’te şehit düştü. Naşını alarak Trablusgarb’ta yaptırılan bir türbeye defnettiler.

Turgut Reis, denizcilik tarihinin Barbaros’tan sonra en büyük kahramanıdır.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
TİRYAKİ HASAN PAŞA


Tİiryaki Hasan Paşa, Kanije Kalesi savunmasının efsanevî kahramanıdır. O, dört bin Türk askeri ile kırk bin kişilik bir düşman ordusuna yetmiş gün dayandıktan sonra onları perişan etti. Bu olay dünya tarihinin şanlı bir sayfasıdır.

Tiryaki Hasan Paşa, Enderûn’da (Saray okulu) yetişmişti. 1574’te bir süre sarayda Sultan III. Murad’ın yanında çalıştı. Sonra yirmi yıl kadar Zigetvar Beyi ve Beylerbeyi oldu. Tiryaki Hasan Paşa, bir savaşta tek başına çarpışmayı göze alan cesur bir komutandı. Bir süre de Bosna ve Kanije Beylerbeyi oldu. Hasan Paşa, Kanije kumandanı iken bir gün, Romalı, İspanyol, Fransız ve Macarlardan oluşan kırk bin kişi kadar bir düşman ordusu tarafından kalesinin kuşatılmış olduğunu gördü.

Bu on misli üstün güç karşısında Tiryaki Hasan Paşanın cesareti kırılmadı. O, yılmadı ve yetmiş gün düşman kuşatmasına dayandı. Bu arada bir çok askerlik oyunları ve hileleri ile düşmanı darmadağın etti ve birçok silahı ganimet olarak ele geçirdi.

Bu eşsiz zafer, Hasan Paşanın ismini yükseltti ve şöhretini arttırdı. Kendisine vezirlik rütbesi elmaslı bir kılıç ve üç at gönderilerek tebrik edildi.

Tiryaki Hasan Paşa uzun süre Bosna ve sonra Rumeli genel valiliği yaptı. Bu sırada bir çok eşkıyayı sindirerek memleketin âsâyişini korudu.

Tiryaki Hasan Paşa 1611 yılında öldü.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
TUĞRUL BEY


Tuğrul Bey, Selçuk Bey’in torunudur. Babası Mikail bir savaşta şehit düşünce, Selçuk Bey tarafından Cend şehrinde yetiştirildi. Selçuk Bey’in 1000 veya 1007 yılında vefatı ve amcası Arslan Bey’in ise, Gazneli Mahmut tarafından esir edilmesi üzerine, 1025 yılında Selçuklu Hanedanı’nın başına geçti.

Tuğrul Bey’in ilk yılları, yurt aramak ve dağınık haldeki Müslüman-Türk göçebelerini toparlamakla geçti. 1034 yılında 7-8 bin şehit verdiği savaşta Şah Melik’e karşı ilk mağlubiyetini aldı. 1035 yılında ise ilk zaferini Gazne Hükümdarı Mesut’a karşı elde etti. Bu zafer ile, Selçukluları mültecilikten kurtarıp, ülke sahibi bir devlet haline getirdi.

Nişabur’u başkent seçen Tuğrul Bey, 1038 yılında ilk kez burada Es-Sultanu’l-Muazzam (Büyük Sultan) unvanı ile kendi adına hutbe okuttu.

Daha sonra Gaznelilerle çeşitli tarihlerde savaşan Selçuklular, Tuğrul Bey’in 1040 yılındaki en meşhur zaferi olan Dandanakan Meydan Muharebesiyle, yıkılma tehlikesini bertaraf ettiler. Başkent 1043 yılında Nişaburdan, Çağrı Bey’in komutanı İbrahim Yinal tarafından fethedilen Rey’e nakledildi.

1058’de Abbasi Halifesi, ‘Cenab-ı Hakk’ın kendisine tevdi ettiği bütün ülkeleri Tuğrul Bey’e devrettiğini’ bildirdi.

Tuğrul Bey 1060’ta Mısır Fatımilerini, bir daha toparlanamayacak şekilde bozguna uğrattı. Tuğrul Bey dönemine kadar, Bizans’a karşı sürekli savunma durumunda olan İslam dünyası, Tuğrul Beyle birlikte karşı atağa geçti. Bizans elindeki Anadolu’ya ilk giren Türk Sultanı da Tuğrul Bey oldu.

Tuğrul Beyin amcası Musa Yabgu’nun oğlu Şehzade Hasan, 1048’de Zap Nehri kenarında Bizanslılara mağlup olmuştu. Bunun üzerine Tuğrul Bey tarafından gönderilen İbrahim Yinal ve Kutalmış, Bizans ordusunu Bascan (Hasankale)’da 18 Eylül 1049’da mağlup etti ve kumandanları Liparites’i esir etti.

Tuğrul Bey, Erciş ve Bergri kalelerini de fethederek, Anadolu’nun kilidi olan Malazgirt önünde ordugah kurdu. Fakat Malazgirt, Tuğrul Bey’e nasip olmadı. Bağdat ve Rey’i imar eden Tuğrul Bey, yakalandığı hastalık yüzünden 5 Eylül 1063 Cuma günü vefat etti.
C
Tanınmış üye
  • Katılım8 Eyl 2008
  • Mesajlar252
  • Tepki puanı0
  • KonumDe_Dust 2
ULUBATLI HASAN


Ulubatlı Hasan, İstanbul surları üzerinde ilk Türk sancağını dikerken şehit düşen yiğit askerdir. 1428 yılında Bursa'nın Ulubat köyünde doğdu. Fatih Sultan Mehmet'in kumandasında Ordu-yı Hümayun'a asker olarak İstanbul kuşatmasına katıldı. 1453 yılındaki büyük taarruz sırasında İstanbul surları üzerine ilk Türk sancağını dikerken şehit düştü. Fethin bayraklaşmış bir kahramanı olarak adı beş yüz yıldan beri gönüllerde yaşar. Ulubat'ta adına dikilmiş bir anıt vardır.

İstanbul tam 53 günden beri muhasara altındaydı. 23 yaşındaki genç padişah ve dâhi kumandan II. Mehmet Han, bu süre içinde gösterdiği akıl almaz askerlik mucizeleriyle Bizanslıları şaşkına çevirmişti. Koca Bizans İmparatorluğu çatırdıyordu. Son günlerini yaşıyordu. Artık belliydi bu.

28 Mayısı 29 Mayısa bağlayan gecenin sabahına doğru, mehter “gülbanklar” vurmaya koyulmuş ve Bizans surlarının karşısındaki ordugâhta hummalı bir faaliyet başlamıştı. Ulu Hâkan, hücum emrini vermişti. O akşamki tarihî nutku bütün askerin kulaklarında çınlıyordu:

– Ey benim paşalarım, ağalarım, beylerim! Bu şehr-i Konstantiniye cenginde silâh arkadaşlarım, yiğitlerim! Sizleri buraya, kararlaştırdığım umumî taarruzda şimdiye kadar gösterdiğinizden daha büyük fedakârlık ve cesaret istemek için topladım. Cihanda ün salmış bir şehri zaptedeceksiniz. Şehr-i Konstantiniye'de mahalle mahalle, bu şehri zapteden kahramanlar olarak adınız şan ve şerefle anılacaktır...

Asker, Peygamberimizin, şüheda için en büyük cennet makamını müjdelediği zafere ve bu zaferin uğrunda şehitlik şerbeti içmeye susamıştı.

Beyaz atının üzerindeki genç kumandan, kılıcını çekmiş, davudî sesiyle âdeta gürlüyordu:

– Evlâtlarım, yiğitlerim, şahbazlarım, yürüyün... Zafer sizindir ...

Asker, saflar halinde atılıyordu. 53 günden beri o mucize topların döve döve hamurlaştırdığı surların üzerine doğru yüklenen bir insan seli vardı. “Allah Allah” sesleri bir uğultu halinde semâyı kaplıyordu. On binlerce meşalenin sarı aydınlığı üstüne, henüz güneş doğmamıştı. Serdengeçtiler, surların, kalelerin üzerine yalın kılıç atılıyorlardı. Kalelerden, surlardan taş yağıyordu. Ok yağıyordu. Kızgın yağ ve alev alev yanan katran yağıyordu.

Sultan Mehmet Han, kahraman ordusuyla ve olanca ağırlığıyla yükleniyordu Bizans surlarının üzerine... Serdengeçtileri fedaîler, fedaîleri de başıbozuk askerler takip etmişti...

Tanyeri ağarırken sıra üçüncü safa gelmişti. Üçüncü hücum kolunu, ordunun en seçkin askerleri teşkil etmekteydi.

Bursa'nın Ulubat köyünden Hasan da vardı bu safın arasında. Ordunun bayraktarıydı. Bir elinde kılıcı, bir elinde sancağı şahlanmıştı... Ve kulaklarında Sultan Mehmet Han'ın bir akşam evvel irad ettiği büyük nutkun sözleri tane tane uğulduyordu:

– Surlar vakıa bir harabe haline gelmiştir amma, surlar üzerine atılacak yiğitler büyük bir tehlike ile karşılaşacaklardır. Maharetimiz ve cesaretimiz her şeyin üstündedir. Zafer rüzgârı bizden yana esecektir. Konstantiniye bizim olacaktır...

Bursa'nın Ulubat köyünden bayraktar Hasan da yaklaşmıştı surların üzerine. İri parmaklarıyla gönderini sımsıkı kavradığı şanlı bayrağı, elindeki o kutsal emaneti mutlaka surların üzerine dikmeyi aklına koymuştu Hasan. Hilâlli sancağın surların üzerinde dalgalandığı anda düşman için her şeyin bitmiş olacağına inanıyordu.

Bir fırsatını buldu Ulubatlı Hasan. Elindeki kılıcını savurarak sur harabeleri üzerine doğru atıldı. Birkaç yiğit de kendisini takip etmişlerdi. Hasan en önde idi. Bir yandan kılıcını sallıyor, bir yandan da hilâlli sancağı gözlerini diktiği burca doğru ulaştırmaya çalışıyordu.

Bu cehennem ateşinin ortasında, koç yiğitler yiğidi Hasan, Eğrikapı tarafındaki burcun üzerine çıkmayı başardı. Sancağı dikti o burcun üzerine. Fakat aynı anda mancınıkla atılan büyük bir taşın ağırlığı altında dizleri üstüne düşüverdi. Doğrulmaya çalıştı. Fakat aynı anda üstüne belki otuz, belki kırk ok birden yağdı. Oracıkta yere yığılıverdi.

Peçevî'nin ünlü tarihinde “Adem ejderhası” olarak vasıflandırdığı dev cüsseli yiğit Ulubatlı Hasan'ın diktiği sancak, o anda Bizans'ın tüm ümidini yitirivermişti. Türkün bayrağı ve yeniçerinin serpuşu artık surların üzerinde idi. Elli üç günlük direnişi kökünden tüketen an gelmişti. Öte yandan sancağın Bizans surları üzerinde dalgalandığını gören Türk askeri coşmuş ve bir ok gibi atılmıştı ileri.

Nihayet Hazret-i Peygamberimizin müjdelediği tarihî ve kutsal an gelip çatmıştı. 23 yaşındaki Sultan Mehmet Han secdeye gelerek Ulu Tanrıya şükretti. O andan itibaren genç hükümdar ve kumandan “Fâtih” unvanını da almış oluyordu...

Benzer konular

Cevap yazabilmek için giriş yapmalı veya kayıt olmalısınız.

Şu an bu konuyu okuyanlar

0

0 üye, 0 ziyaretçi ve 0 arama motoru